29 Şubat 2008 Cuma

Göremeyen gözlerle bakmak


Bazı şeylerin değeri bizden uzaklaştıkça artar, insan doğası gereği kabullenmemiz gereken şeylerden biridir bu. Mesala Sokrates şu an yaşıyor olsaydı, günümüz entellektüel ve felsefe araştırmacılarının peşinden koştuğu bir insan değil, hayatını sokaklarda geçiren pis, bakımsız ve üstelikte eğitimsiz bir "insan hayvanı" olurdu. Onun Sokrates olduğunu anlamak için entellektüellerin yüzlerce yıl çiftleşmesi, anca o süre sonunda doğanların onun değerini anlaması gerekirdi büyük olasılıkla.

"Neredeyse tüm görüşlerimiz, düşüncelerimiz, üstün sayılan kişilerden gelme, başkalarından alınmadır.

...Sokrates'in bize dostlarınca aktarılan konuşmalarını herkes beğendiği için biz de beğeniyoruz, kendi bildiklerimize dayanarak değil. Aramızdan Sokrates'e benzer biri çıksa çok azımız değer verirdi ona.

...Hepimiz güzel olan şeyleri yalnız sivri, şişkin, süslü püslü olarak seviyoruz. Saf ve sade olanlar bizim kaba gözlerimizden kolayca kaçıyor."

Kendimiz Gibi Düşünme - Montaigne

Uzaklaştıkça, daha doğrusu elden kayıp gidince değeri artan değerlerden biri de dostluktur. Lise dönemini her şeyin aslında daha kolay olduğunu, veya tek sorumluluğumun sınavlardan eli yüzü düzgün bir not almak olduğunu düşündüğüm için değil, her allahın günü yaptığım sohbetlerden dolayı özlüyorum. Zira esas dostluğun değeri de kimsenin kimseye bakmak zorunda olmadığı dönemde anlaşılıyor.

Göremeyen gözlerle bakmak çoğu zaman daha fazla mutlu ediyor.

Montaigne, Etinne de la Botie, Epikuros da Metrodus, kız kardeşi, matematikçi Poliyanus, Leonteus gibileriyle yaşarken fark etmiş ki "insanın bütün hayatını mutluluk içinde geçirmesine yardım etmek üzere bilgeliğin bize sundukları arasında en önemlisi dost edinme yetisidir". Hatta Epikuros bu konuda şöyle der: "Bir şey yiyip içmeden önce ne yiyip içeceğinizi değil, kiminle yiyip içeceğinizi düşünün; çünkü yanında arkadaşı olmaksızın yemek yemek ancak bir aslana ya da kurda mahsustur." İşin biraz daha derinine inersek; dostu bu kadar gerekli kılan şey bir nevi Güzin abla olması değil; pek çoklarının sandığı üzere paylaşmanın verdiği mutlulukta değil. Ne benciller tanıyorum paylaşmayı aklına bile getirmeden bir şekilde dostluklar kurabilmiş olan. Dost edinmenin insana sağladığı esas yarar, insana "normal olduğunu hissettirmesidir" bana kalırsa. İlkokul münazaralarını hatırlayın, normal olan bir dünyada anormal olmak kolay mı sizce? İşte dost bu noktada devreye girip kelimenin başındaki -a'yı söküp atar, paylaşmayı aklınıza getirseniz de, getirmesenizde.

Dost edindiğini sanmış birisi için aydınlanma anı, hiç dostu olmamış -ki bunların sayıları hiçte azımsanacak kadar değildir- birinden daha zordur. İnsan doğası gereği kabullenmemiz gereken şeylerden biri de nankörlüktür. Sadece en bilge olan kişi, geçmişe şükredip şimdi de aynını istememe olgunluğunu gösterebilir. O zaman bu ucuz piyesin içindeki insan ne yapmalı, öfkesini arkadan konuşup kendini küçülttüğünü fark etmeyerek mi çıkarmalı, üzüntüsünü uzaklaşarak mı gizlemeli, yoksa her zaman olduğu gibi kimsenin bakmadığı -belki de bakmasına izin vermediği- penceresini bir kez daha kapatıp şarkılarda, satır aralarında, filmlerde mi aramalı teselliyi? Bu bilinmezlikten dolayı, o insanın işi daha zordur işte.

Göremeyen gözlerle bakmayı istemekten başka yapılabilecek bir şey yokmuş gibi geliyor.

27 Şubat 2008 Çarşamba

Erostrate

"Bayım, tanınmış birisiniz, kitaplarınız otuz bin satılıyor. Bunun nedenini size söyleyeyim: İnsanları seviyorsunuz da ondan. İnsancıllık kanınızda var: Talihin işi. Topluluk içinde olduğunuz zaman çiçek gibi açıyorsunuz. Hemcinslerinizden birini görür görmez, tanımasanız bile, ona karşı kanınızın kaynadığını hissediyorsunuz. Bedenine, konuşma biçimine, istenildiği zaman açılıp kapanan bacaklarına ve özellikle ellerine bayılıyorsunuz, ellerine: Her elde beş parmak olması ve başparmağın öteki parmakların karşısına çıkartılabilmesi hoşunuza gidiyor. Yanınızdaki komşunuz masanın üstünden bir fincan aldığı zaman haz duyuyorsunuz, çünkü insana özgü ve kitaplarınızda sık sık betimlediğiniz, maymunun hareketinden daha az yumuşak ve daha az hızlı bir fincanı tutma biçimi var, ama daha zekice, değil mi? İnsanın etini, yeniden hareket etmeye alışan bir ağır yaralının yürüyüşünü, her adımda yeniden icat eder gibi olan görünüşünü ve yırtıcı hayvanların bile dayanamayacağı eşsiz bakışını da seviyorsunuz. İnsana kendi kendinden söz etmek için uygun olan söyleyiş biçimini bulmak da kolaydı sizin için: Edepli, ama çılgın bir biçim. İnsanlar kitaplarınızın üstüne iştahla atılıyorlar, onları rahat bir koltukta okuyorlar, sizin onlara ulaştırdığınız bahtsız ve ölçülü büyük aşkı düşünüyorlar ve bu birçok şeyin avuntusu demek oluyor onlar için; çirkin olmanın, kötü olmanın, aldatılmış koca olmanın, yılbaşında aylıklarının artmamış olmasının. Son romanınız övülerek dillerde dolaşıyor: İyi bir çalışma.

İnsanları sevmeyen bir insanın olabilceğini bilmek sizi meraklandıracaktır sanıyorum. İşte ben, hem de öylesine az seviyorum ki onları, yarım düzinesini hemen şimdi öldürebilirim. Belki kendi kendinize sorarsınız: Neden sadece yarım düzine diye? Çünkü tabancam altı mermi alıyor. İşte bir canavarlık, değil mi? Üstelik de tam anlamıyla siyaset dışı bir davranış. Ama size diyorum ki: ben onları sevemem. Ne hissettiğinizi çok iyi anlıyorum. Ama onlarda sizi çeken şey beni tiksindiriyor. Bir iktisat dergisini sol eliyle karıştırarak edepli edepli yemek yiyen adamlar gördüm ben de sizin gibi. okların sofrasında olmayı yeğlemem benim hatam mı? Yüz çizgilerini bir yana bırakırsanız, insan yüzüyle hiçbir şey yapamaz. Ağzını kapalı tutarak bir şey gevelediği zaman ağzının kenarları iner ve kalkar, sanki durmaksızın dinginlikten ağlamaklı bir şaşkınlığa geçer gibidir. Siz bunu seversiniz, biliyorum, siz buna Zeka'nın uyanıklığı diyorsunuz. Ama bu benim midemi bulandırıyor, nedendir bilmiyorum, ben doğuştan böyleyim.

Aramızda ancak bir beğeni ayrımı olsaydı tedirgin etmeyecektim sizi. Ama her şey sizin yeteneğiniz varmış da benim yokmuş gibisine akıp gidiyor. Amerikanvari hazırlanmış ıstakozu sevip sevmemekte özgürüm, ama insanları sevmiyorsam bir zavallıyım ve günışığında bana yer yok. Onlar hayatın anlamını kendi tekellerine aldılar. Umarım ki söylemek istediğimi anlıyorsunuz. Üstünde "insancıl olmayan buraya giremez" yazılı kapıları otuz üç yıldır zorluyorum işte. Giriştiğim her şeyi bırakmak zorunda kaldım. Seçmek gerekiyordu: Ya uyumsuz ve mahkum edilmiş bir girişimi, ya da er geç onların çıkarına yönelmesi gereken bir girişimi. İnsanlara kesin olarak aktarmadığım düşünceler; onları kendimden ayırmayı başaramıyordum. Düşünceler, hafif organik devinimler olarak içimde kalıyorlardı. Kullandığım aygıtlar da öyle, başkalarına ait olduklarını hissediyordum. Sözgelişi sözcükler; bana ait sözcükler olsun isterdim. Ama kullandığım bu sözcükler, bilmiyorum kaç bilinçte sürüklendi. Sözcükler, başkalarında kazandıkları alışkanlıklar gereğince benim kafamda kendi kendilerine düzene giriyorlar ve size yazarken bu sözcükleri kullanırken tiksinti duyuyorum. Ama bu sondur artık. Size söyledim: İnsanları sevmek gerekiyor ya da ufak tefek işlerle uğraşmanıza izin verilirse bu yeter. İyi, ama ben ufak tefek işlerle uğraşmak istemiyorum. Şimdi tabancamı kaptığım gibi sokağa ineceğim ve onlara karşı bakalım ne yapılabilirmiş göreceğiz. Hoşça kalın bayım, karşılaşacağım insan siz de olabilirsiniz. Kafanızı patlatacağım zaman duyacağım zevki siz hiç bilmeyeceksiniz.

Böyle olmazsa -büyük bir olasılıkla olmayacak- yarının gazetelerini bir okuyun. Gazetede Paul Hilbert adında birinin öfke anında sokağa fırlayıp Edgar-Quinet Bulvarında beş yayayı temizlediğini yazdığını göreceksiniz: Büyük günlük gazete haberlerinin ne anlam taşıdığını sizin kadar kimse bilmez. Benim öfkeli bir adam olmadığımı anlayacaksınız şu halde.


Tam tersi, ben çok sakinim ve en derin duygularımın kabulünü rica ederim bayım.

Paul HILBERT''

Jean Paul Sartre
Çeviri: Eray Canberk

25 Şubat 2008 Pazartesi

Artık sürpriz yok!


Hayatta hiçbir zaman kendini sürprizlere açık bırakmayacaksın.

Gizem & Ceren
25.02.2008 Pazartesi
Bilanço çıkışı - Kadıköy






"Sürprizlere açık olun."

Farkında olmadan aslında hepimiz bu cümle ve benzerlerini hayatımızın pekçok noktasında duymuşuzdur. Nedense herkes bir şekilde hayatımızda yaşayacağımız beklemediğimiz olaylara karşı hazırlıklı olmamızı ister, sanırım böyle istemelerinin nedeni de sürprizden sonraki süreci kolaylaştırıp, hayatımıza kaldığımız yerden devam edebilceğimizi düşünmeleri.

Bence sürprizlere açık olmak, her şeyin gelişigüzellik içinde akıp durduğu bir oluşuma kendini kaptırmak anlamına geliyor. Tıpkı bilinen bir yolda kaybolmak gibi...

Belirsizlik ve sürprizler,
Hayatın cümlesi.
Doğumum sürpriz
Ve Ölümüm.
Arasındakiler...

Yok, artık!

sürpriz yok, acı yok - acı yok, kötü yok - kötü yok, iyi var...



22 Şubat 2008 Cuma

Ayın karanlık yüzü


There is no dark side of moon,
it's all dark...

Bazı müzisyenlere ilham kaynağı olup dünyanın en çok satan ikinci albümünü yaptırabilen, sahildeki görüntüsüyle aşıkları yan yana getirtebilen, kimini kurt adama dönüştürebilen, daima da gizemli bir şekilde gökte duran yuvarlak bir top ay. "Benim için küçük, insanlık için büyük bir adım..." Ayın o giz perdesini biraz aralayan bu adamın 1969'da söylediği bu sözleri hatırlıyorsunuz değil mi? Ayın karanlık yüzüne bakan adamın yani.. Onlardan daha büyük insanlar ise ne demiş: "ayın karanlık yüzü yok, o komple karanlık zaten..."

Kurt adam, aşk, müzik gibi olayların yanı sıra bir de güç yarışı gibi bir dünya etkisi bırakan, yuvarlak top bu ay. Bir yandan blue jean giyip, kola içen; diğer yandan da "kahrolsun emperyalizm! sistemin çarklarına teslim olmayacağız." diye bağıran yitik bir ulusla amerikanın yarışından bahsediyorum.

20 temmuz 1969... Güç yarışının sona erdiği gün..

Ya da dünyanın öyle sandığı gün..
Bugün okuduğum bir mail aslında bunları yazmamı sağladı. Mail'de Avustralyalı araştırmacı John Sarkassian, ayda çekilen fotoğraflara dayanarak aya hiçbir zaman çıkılmadığını söylüyor. "Resimleri dikkatle inceleyin.. Atmosferin olmadığı bir yerde yüzeye dikilen Amerika bayrağı rüzgarla dalgalınır mı? Yada 70 kiloluk Neil Armstrong'un ayağı ayın yumuşak yüzeyi sayesinde 30 cm içeri gömülürken, tonlarca ağırlıktaki uzay gemisi kayaya mı denk gelmişte izi bile olmadan ayın yüzeyinde öylece duruyor? Kilometrelerce uzaktaki güneş, ayın yüzeyindeki taşlara o kadar büyük gölge yapar mı? Gölgenin içinde bulunan Armstrong, o kadar parlak nasıl görünebilir, bir yerden yansıyıp kendini aydınlatan bir ışık mı var?"

Bu soruları "dur şu kasedi izleyeyim de öyle ortaya teori atayım, sonra göt olmayayım" düşüncesiyle sormaya niyetlenen Sarkassian, NASA'ya ayda çekilen görüntülerin kasedi için başvurur.. Aldığı cevap ne olsa beğenirsiniz?

"Görüntüleri hiç bir yerde bulamıyoruz."

Görüntüler yıllar önce imha edilmiş, tabi ki bulamazsınız.

"Güç yarışı Amerika'nın daha fazla güç harcamasıyla sona erdi sayın seyirciler. Yarışın galibi tam 30 cm ile Armstrong ve ekibi oldu. Armstrong, benim için küçük, dünya için büyük bir güç oldu dedi." Bu olayın üzerinden yaklaşık 40 yıl geçmiş ama.. Şimdi düşünüyorum da hakikaten dünya için büyük bir adım olmuş galiba. Öyle ki, SSCB bile yemiş.

There is no dark side of the moon,
it's all dark...

Belki orasını halen bilen kimse yok...

20 Şubat 2008 Çarşamba

Zevkler ve renkler tartışılmaz mı?


Küçüklükten beri toplum tarafından yüklenmiş olan "çöplerin çocuğun atması" misyonundan çok çektim. Hatta bir keresinde çöpün kapağını açarken "miaavv" diye bir kedi fırladı içinden, ama çok çekmemin esas sebebi bu değil. İşlemi kısaca özetlemek gerekirse; önce çöpün kafası bir güzel bağlanır, sonra hızlı hızlı inilir ki kapıcı alttan damlayan çöp suyunu görüp bıdı bıdı etmesin diye, sonra çöp kapağı açılır, içinden kedi çıkma olasılığının korkusundan biraz uzakta durulup çöp fırlatılır ve kaçılır. Nedir yani? Şudur; bu işin başından sonuna kadar her yanınız pis kokar. Çünkü çöpler tarih boyunca kötü kokmuşlardır ve bundan sonrada kötü kokmaya devam edeceklerdir.
İyi de niye peki? Çöp konusunu bir yana bırakalım, neden yanıbaşımızda oturan biri gaz çıkardığı zaman onun hakkında "içinin çürümüş" olduğunu düşünürüz? Yada bir melodiyi sevip sevmememizi ne belirliyor? Kısacası benim sorunum güzel ve çirkin ne?

Güzellik felsefede, mantığın kardeşi olan estetik ile yorumlanmaya çalışılmış. Sanırım içindeki belirsizlikler ve bilgimizin (özellikle nörobiyolojik) yetersizliği gibi sebeplerden dolayı güzelin tanımı çok zor, belki de mümkün değil. Ama bu kavramın objektif ve subjektif nitelikleri vardır; subjektif nitelikler kişiden kişiye, toplumdan topluma değişebilir. Ama bence güzel kavramının özü objektif bir niteliktir: orantı, uyum, simetri vs... Estetik konusunda zamanında önemli fikirler öne sürmüş olan Kant, duyusal beğeniye bağlı olan yargıların tamamen sınırlı ve kısa süreli kişisel yargılar olduğunu, ama gerçek estetik yargıların estetik olmaktan çıkıp düşünsel düzeye çıktığını, kişisel olmaktan çıkıp zorunlu ve genl geçerli hale geldiğini söylemiş.

Evrimsel süreci inceleyen biyologlardan bazıları ise, koku etiketinin de doğal seçilimle insanlarda yer ettiğini ve "kalıtsal" hale geldiğini öne sürüyorlar. Mesala hidrojen sülfür (yani osuruk gazı) çok kötü kokar, çünkü zararlıdır. Bunun doğal seçilimide kabaca; milyonlarca yıl önce bu gazla karşılaşan bir çok insanın bazıları, bu gazı yutarak hayata yenik düşerken, bazıları da, geçirdikleri mutasyon sayesinde gazın kötü olduğunu aktarabilerek hayatta kaldılar, yani seçilmiş oldular.

Ben şahsen; güzellik gibi konulara ne olduğu belli olmayan "duyuların hoşa gitmesi" gibi mistik ve bulanık bir düşünceden ziyade, nörobiyolojik bir olay gibi bakıyorum. Bu noktada da sanırım evrimsel etiket düşüncesi güzel bir örnektir.

Günümüzde, MP3, CD gibi olanaklar büyük bir hızla yayılırken bu konuda yapılcak olan araştırmalar pek çok konuda bir fikir sahibi olmamızı sağlayabilir. Michael Jackson'ın Thriller albümü, Metallica, Beatles... Peki bunların ortak noktaları nedir? Evet çok satmalarıdır, hemde çok. Peki bu çok satmanın nedeni "gençler birbirlerini beğenmişler" midir? Ben bu kadar basit olduğunu düşünmüyorum; bana bu müziklerin insanlarda ortak bir duygu uyandırıyor düşüncesi daha gerçekçi geliyor. Peki bu ortaklık ne oluyo?

Örneğin; resim adına bildiği tek şey ilkokulda çiziktirdiği 23 Nisan resimleri olan biri, yabancılaşmanın, yalnızlığın sembolik çizgilerini göremeyip "ne lan bu bağırıyor işte, ayağımla bile çizerim ben bunu" diyebilir. Rock müziğe ilişkin bildiği tek şey 90 sonralarında sorumsuzca yapılmış olunan "satanist" propagandaları ile önyargıları oluşan biri Metallica'dan hiç hoşlanmayabilir. Objektif nitelikler ise, anılara, önyargılara, çöpten fırlayan kedilere bağlı değildir. Ve bu formülü belli olmayan evrimsel sürece ayak uydurabilmiş müzikler, çok fazla kişi tarafından sevilir.

Formülü belli değil, evet. Belki hiçbir zaman belli de olmayacak, ama işin özün de duygusallıktan öte, düşünsellik ve bilimsellik var ve estetik bu konumuyla mantığın özde kardeşi durumunda. Dolayısıyla hala genel-geçer bir şeylerin ortaya konulması ihtimali var. Ve bunun yolu kanımca felsefe ve ya sanattan değil, biyolojiden geçiyor. Belki de o zaman ortak bir nokta bulunur da zevkler ve renkler tartışılmaz. Ne demişler;

De gustibus non est disputandum.

18 Şubat 2008 Pazartesi

"Ben"ler


5 dakika öncesine kadar yazacaklarım elimden önce gözlerimin önünden süzülüyordu. Yanımdaki ben, bana deli gözüyle bakıyordu aptal aptal monitöre baktığım için. Her zamanki gibi, bir şeyler karalamadan önce esinlenmek amacıyla resimleri karıştırırken arkada Godspeed You! Black Emperor çıktı, sonra da Mogwai. Yanımdaki benle kol kola verip bakmaya başladık monitöre aptal aptal.

"Music seems to help the pain
Seems to cultivate the brain"

demiş Pink Floyd bundan 36 yıl kadar önce. İnsanın en yakınına anlatınca dalga geçebileceği şeyleri yanındaki "ben"e anlattıran olmuştur müzik. Bir nevi self-therapy yöntemi, ucuza hem de. Psikiyatrlar gibi sizi dinleyip ilaç vermiyor gerçi, kendi gerçekleriyle yaşamaya itiyor insanı. Yanındaki diğer ben o film karesinde en bulanık anları seçip play-dog oynar gibi sertleştirip bırakıyor kafaya, uzaktaki diğer ben, güzel film karelerinin sıcaklığıyla o oyun hamurunu eritmeye çalışırken... İşte hangisinin daha yakınında olacağına karar veren aslında "ben"ler, psikiyatr veya intertoydeğil, o ucuz terapistin söyledikleridir aslında. Ve yazılmış en neşeli satırlar göz önünden akıp geçerken çıkan bir şarkıdır uzaktakini yaklaştıran ve parmaklarını karamsarlık havuzuna bulayıp klavyeye dokundurtan...

Suratı ekşitmeye başlayan gün ışığını taptaze görmeye başlamak; iyisiyle, kötüyüsüyle tüm benleri olduğu yerde bırakıp kafayı o sımsıcak, yumuşacık tüy yumağına bırakmak ve gözleri usulca kapamak... Gerçek "ben"i çağıran şey bu işte: bilinçaltı. Rüyalar saçmasapan hayal ürünleri değildir, uykuda gördüğünüz şey, beyninizdir. Ve "ben"lerle beraber dinlediğiniz müzik beyninize kadar kadar ulaşmışsa artık, gerçek ben ile yüzleşmeniz gerekir. Welcome to the machine...

Tüm gece boyunca kıyıyı yararcasına vuran dalgalar son bulur gün ışığında, yeni güne sessizliğiyle itaat eder. Ama insanlar fark etmezler ki o dalgaların tüm gece boyunca sadece ses çıkarmadıklarını, aynı zamanda kıyıyı gerçekten yardığını, fark ettikleri anda tüm o "ben"lerin mutlak benin üzerine çıktığını...

"Music seems to help the pain,
Seems to cultivate the brain"

demiş Pink Floyd 36 yıl kadar önce... Ben de şöyle diyorum...

NAH!