24 Kasım 2008 Pazartesi

Dır dır üzerine

Sinop'lu filozof Diyojen'e bir gün sorarlar:
- Üstad, birinin bilgili olup olmadığını nasıl anlarsın?

Sefilliğin mutluluğuyla yukarıdan bakabilen bilgin, cevap verir:
+ Konuşmasına bakarım.
- Peki ya konuşmuyorsa?

Düşündürücü cevap çok da gecikmez:
+ O kadar akıllısına hiç rastlamadım.

Kafamı sağa çeviriyorum, begenmeyip sola çeviriyorum, onu da beğenmeyip ileri bakıyorum, arkama dönüyorum; her yerde, herkes bir şeyler konuşuyor. Dışarıdan öyle görmüşüz ya. Ya da içeriden. Konuşunca adam oluyoruz.

Konuşunca adam mı oluyoruz ki?

Söz gümüşse, sükut altındır demiş isimsiz filozofun biri. Kibarca demiş ki, yeter be kardeşim bir sus yahu dır dır kafa bırakmadın insanda. Ya da öyle dememiş ben uydurdum şimdi. Uydurmuşta olsam, filozofun diline tercüman, dertlerine kılavuz olmuş olsam da değişmeyen bir gerçek var ki davul da çok ses çikarır; ama içi boştur. Dan dan bağırır durur, notası yoktur bir şeyi yoktur. (Kütahya'nın davulcuları dünyanın notalı davul çalan tek davulcularıymış ayrıca. gereksiz bilgiler ansiklopedesi cilt 3 sf 57 prgrf 3) Hele bir de vurmasını dahi bilmeyen biri eline aldıysa onu, sadece içi de değildir boş olan. Histerik duygular içerisinde en yakın balkon, çatı veya bıçak türevi kesici aletler aramaya iter karşısındakini. Boşluğun içinde nefes almak zordur.

İşin en kötü yanı nedir biliyor musunuz? Hayır, Diyojen gibilerin azlığı ya da davulların tragedyası değil. Esas sorun farkındalıktır. "Bilmiyorsan"ın farkına varıp susarak, insanların adam sanmasını izlememektir. "Biliyorsan konuş da ibret alsınlar"ı başka bir yerinden anlayıp "biliyorsan da bilmiyorsan da konuş abi ne fark edecek" mottosundan hareket etmektir. Yüz, hatta binyıllar önce Aristotales'in Lyceon'unda koca koca yazanı (kendini bilmek) ikibinbeşyüz yıl sonra bile anlayamamış olmaktır.

Konuşunca adam mı oluyoruz ki biz?

Sanmıyorum.

14 Eylül 2008 Pazar

Beyin virüsü - böl, yönet, çoğal!

Virüs denilen oluşumun mantığı hemen herkes için anlaşılabilirdir: içeri sız, kendini kopyala, ortamlara ak; bu bilgisayar virüsleri için de, canlı olup olmadıkları tartışmalı biyolojik virüsler içinde geçerlidir. Elbette ki bu işlerin de yolu yordamı vardır, zira ortamlara akmak için virüslerin "çaktırmama, donanımlı olma" gibi birtakım ön gereklilikleri yerine getirmesi gerekir; aksi takdirde enselenmesi an meselesidir.. Peki ortamlara akmakla (isminin çekiciliği dışında) ne kazanır ki bu virüsler, amaçları nedir? Belki de Richard Dawkins'in bencil dediği genler gibi, onların da tek derdi kendi egolarıdır; amaç onlar için fazla büyük bir sözcüktür.

Bir bilgisayar virüsü prensip olarak basit bir şekilde işler. Assembler ile yazılan bu minik kod parçacıkları, girdiği bilgisayarda kendini çoğaltarak, yazılma amacına ulaşmaya çalışır. Örneğin bu konuda ilk olan Brain virüsü, ki kendisi benden yaşlıdır, korsan yazılım diskleriyle beraber bilgisayara bulaşarak kendini boot sector'e kopyalar ve bilgisayarı, minik bir selamlama mesajıyla beraber, çalışmaz hale getirir. Öte yandan biyolojik anlamdaki virüslerin işleri de anlaşılmaz değildir; örneğin bir kuş gribi (H5N1) virüsü, hedefine ulaşırken önce hücre zarını eritir, sonra genetik materyalini, ya da bir anlamda padişahını hücre içine gönderir ve kontrolü devralır. Sonrası ise basit: böl, yönet ve çoğal!

Kısacası her açıdan virüs, insanın pek de dostu sayılmaz. Peki ya hiç ummadığınız bir anda, örneğin gayet sağlıklı hissediyorken, virüslerin beyninizde dolaştığını iddia etsem? Tam da şu an mesela, bu yazıyı okurken beyninizin kıvrımlarında bir şeylerin çoğaldığını birisi söylese, ne diyebilirsiniz? Peki o birisi, ya doğru söylüyorsa?

"Ana karakter bir bara giriyor, yanından geçen kızı süzerek barmene doğru yöneliyor. Süzmeye devam ederken barmen bir kola getirdi, içerdeki bunaltıcı sıcak ve kızlar boncuk boncuk terler döktürürken buz gibi kolayı glork glork içiyor.. glork glok.. glr.."

Ne o, yoksa canınız film arasında büfeye koşup kola almak mı istedi? Yalnız olmadığınızdan emin olun, zira beyninize giren bir virüs kendini çoğalttı ve "canınızın" kola içmek istemesine neden oldu. "Ne virüsü yahu, canım istedi aldım işte" demeden önce biraz düşünün, girdiğiniz kola sırasındaki diğer kişilerin de basitçe, "canı" mı istedi? O adam glork glork diye kolayı kafaya dikmeseydi, yine o sırada olur muydunuz?

Virüs diyerek olayı dramatikleştirmeyi bir kenara bırakalım da, anlatmaya çalıştığım şeyin temeline gelelim isterseniz. O kaptığınız, virüs benzeri şey, bir memdi ve beyninize sızdıktan sonra kendini çoğaltarak "canınızın" istekleri konusunda hayli etkili oldu. Peki mem dediğim şey de nereden çıktı, neyden bahsediyorum ben, neler oluyor yahu?

Önce bir sakin olduktan sonra devam edelim. Derin nefes? Tamam. Memden bahsetmeden önce, yazının başında bahsettiğim Richard Dawkins adından söz edeyim. Oxford Üniversitesi etolog ve evrimcisi Prof. Dr. Richard Dawkins, 1976 yılında yayımladığı The Selfish Gene (Bencil Gen - Tübitak Yayınları) kitabıyla tanınır. Darwinci evrime getirilen grup veya tür seçilimi konularındaki yanlış anlama ve öğretmelerin, bu kitabıyla önüne geçmeye çalışır. Doğal seçilimin gen bazında işlediğini, tür veya grup seçilimi diye bir şeyin olmadığını, genlerin yaşamkalım makinelerini (insanlar, hayvanlar, bitkiler vs.) çoğalmak ve soyunu devam ettirmek gibi bencil amaçları için kullandığını anlattığı The Selfish Gene, biyoloji toplumunun dışına da taşarak pek çok çevrede büyük yankı uyandırmıştır. Zira kitabın XI. ve son bölümü, Memler, yani yeni eşleyicilere ayrılmıştır.

Mem kelimesi, Yunanca öykünme anlamına gelen Mimeme'den türemiş olup gen (gene) kelimesine benzemesi için mem (meme) olarak kısaltılmış. İlk olarak Richard Dawkins'in bahsettiği mem kavramı, kişi(ler)den kişi(ler)e yayılan, orda çoğalan ve kendini de çoğaltan kültürel verilere deniyor. Tanımı bir kenara bırakıp örneklere yoğunlaşırsak sanıyorum ne olduğu daha rahat anlaşılır. Kültürel farklılıklar, birikimler, düşünce şekilleri, bulunulan senenin modası, müzik, resim... kısacası, dediğim gibi hemen her türlü kültürel veri, "mem" adı altında toplanıp incelenmeye alınır.

Önemi nedir peki bunun, yani incelenip de ne oluyor? Üzerinde biraz düşünülünce rahatlıkla görünebileceği üzere aslında memler, kontrol edilebildiği halde dünyanın en büyük gücüdür, neyse ki şu ana kadar o denli kurnaz birisi çıkmadı. Memler, ya da başka bir şekilde düşünecek olursak düşünce ve fikirler, satır aralarında kişiden kişiye geçer ve kendi çoğalma mekanizmasıyla kişinin değer yargıları, beğenileri ve hatta bilinç altına karışarak yaşama şekline etki eder; hatta bazı memler vardır ki, kişiyi bizzat yönetirler.

Richard Dawkins, kitabında evrene ve dünyadaki düzene bakarak bunun oluşma şekline gen bazında ışık tutmaya çalışıyor. Ama insan türü, kesinlikle sadece biyolojik bir oluşum değildir, binyıllardan oluşan kültürel birikimimiz de başlı başına bir düzendir. Yine Dawkins, be "kültürel düzene" de bakarak, mem düşüncesini ortaya atıyor. Yazının başlarında film arasında görülen kısa bir reklamın isteklerinize nasıl bir etkide bulunabilceği konusunda basit bir örnek vermiştim. Bu örnekler aslında bambaşka alanlardan çoğaltılabilir; komik İngilizcesi dışında bir özelliği olmayan İnternet Mahir, yine komik ingilizce ile karşımıza çıkan All Your Base Are Belong To Us, Ajdar, gotik giyim modası, böyle bir dünyaya çocuk getirmek istememe geyiği... Aklıma gelen her örneği verirsem, hiçbir şeyi düşünerek yaşamadığımız, hemen her şeyi öykünerek, yani memlerle oluşturduğumuz ortaya çıkabilirdi ve bu ciddi bir özgür irade sorunu doğurabilirdi.

Memleri bu kadar tartışma götürür ve önemli kılan şey, bana kalırsa bu fikrin 'Richard Dawkins' tarafından ortaya atılmış olmasıdır. Şimdi Dawkins'e geri dönelim. Zat-ı muhterem aslında Darwinci evrime çok başarılı bir yorum getirmesinden ziyade, ateizmiyle, hatta evrim düşüncesini yaratılışçı (ve dolayısıyla dinsel her türlü) düşünceyi çürütme amaçlı kullanır. Hatta son yıllarda yazdığı büyük tartışma yaratan The God Delusion kitabı sadece bunun üzerinedir. Pek de şaşılmayacağı üzere mem kavramını da temelde Dawkins, dinsel savları çürütme amaçlı kullanıyor. Bu anlamdaki mem kavramının da aslında bir mem olduğunu sürebiliriz aslında.

Kitabının son bölümünde memlere ilişkin temel düşüncelerini açıklasa da Dawkins'in bu konudaki esas düşünceleri, 1991 yılında yazdığı Viruses of the Mind makalesine dayanıyor. 6 yaşındaki tatlı bir kız diyor Dawkins, Thomas the Tank Engine'in yaşadığına inanıyor (eski bir çizgifilm kahramanı), büyüyünce diş perisi olmak istiyor; büyüklerinin ağırbaşlı ve bilge sözlerine birebir inanıyor. Bu yaştaki bir kız, ne söyleseniz inanabilir. Prenslerin kurbağaya dönüştüğü masalları anlatsanız inanır, cehennem ateşinden söz etseniz kabuslarına girer. Gördüğüme göre bu kızcağız, rahibe okuluna başlayacak yakında. İnanıp inanmama konusunda bu kızcağızın, nasıl bir şansı olabilir ki? Dawkins, dinlerin de mem yoluyla dağıldığına ve kişilerin bu memlerin esiri olup hayatını yönetmesine izin verdiğine inanıyor.

Din bu konudaki örneklerin en uçta olanı, ama buna dair örnekler çoğaltılabilir. Birinsanın nasıl canlı bombaya dönüşebilceğini düşünmüşüzdür bazen. Veya bir insanın niye bir terör eylemine giriştiği vs. Bunların da küçüklükten itibaren kişilerin beynine sızmış ve sıkı bir şekilde çoğalmış mem mekanizmaları olduğunu söyleyebiliriz. Memlerle infekte olmuş kişi (örneğin canlı bombalar), memeoid olarak sıfatlandırılıyor.

Murphy yasaları, Ajdar, Mahir, Goatse.cx, Smiley, abuk sabuk spam mailler, hatta Noel Baba... Peki bu memlere mem olma özelliğini katan şey nedir? Niye özellikle bu seçilmiş kişiler/şeyler? Memlerin nevi şahsına münhasır çoğalma mekanizmaları var, olmasına; ancak yazının en başında değindiğim virüsler gibi bunların da çoğalabilmeleri için "çaktırmama" gibi bazı ön gereklilikleri yerine getirmesi gerekir. Örneğin Cast Away filminde gözümüze gözümüze sokulan FedEx reklamlarından antipati duymayan var mıdır? Veya Kurtlar Vadisi'ndeki, örneğin bir gecekondunun üzerinde bile görebilceğiniz Next & NextStar uydu reklamlarının sevimsizliği? Peki ya bu işi abartmadan, örneğin bir "glork glork" sahnesiyle yaparsanız, işin etkiliciği artmaz mı? Ya da başka bir açıdan sorayım; reklamlara kalite ölçütü getiren şey nedir?

Memlerin etkinliğidir şüphesiz. Bu konuda Aftermath'in yazısını örnek vereceğim, ki bu yazı aslında reklamcıların fazlasıyla işine yarayabilir. Memlerin kendini sağlamlaştırabilmesi için, vaat, doz, güven gibi bazı konularda kendi iç mekaniklerini oturtmuş olması gerekir. Kimse abuk sabuk Kosla reklamlarından etkilenerek Kosla almaz; ama ürün içeriği abuk sabuk olmasına rağmen bir dönem sırf reklamlarıyla deli gibi satmış pek çok ürün vardır. (buna vereceğim ilk örnek Bendensin memidir, hatta Bendensin adıyla bakkallar, pideli köfteciler bile açılmıştır - Bursa) Dediğim gibi memleri kontrol edebilen, gerçekten çok fazla şeyi kontrol etmiş olur.

Bu mem düşüncesi aslında adı konulmadan da olsa, psikoloji ve sosyoloji gibi bilim alanlarında pek çok kez örnekleri görülmüş bir düşünce. Örneğin "Görsel Görecelik Kuramı" ile tanınan Benjamin Whorf, çeşitli bölgelerin kültürel özellikleriyle dilinin kendine has bir biçimde özelleştiğini açıklamıştı. Buna örnek olarak eskimoların dilinde kar kavramına ait 150'den fazla kelimenin olduğunu, veya Yeni Gine'deki bir kabilenin dilinde sadece açık ve karanlık olmak üzere 2 çeşit rengin olduğunu (ve her kabile mensubunun bu kelimelerle hangi rengin bahsedilmekte olduğunu tam olarak anlayabildiğini) örnek vermişti. Ne var ki, bilimin ortaya koyduğu (veya araştırılan) bazı konuların çarpıtılarak "mutasyona uğramış" memlerin de ortalıkta dolaştığı görülmemiş şey değil. 90'lı yılların başında bir "Mozart Etkisi" tufanı esiyordu; Kaliforniya Üniversitesi'nin yaptığı bir araştırmanın sonuçlarının tamamen çarpıtılmış bir haliydi bu. Araştırmaya göre sayısal işlem gerektiren bir sınava girmeden önce 20-30 dk Mozart dinletilen öğrenciler, burun farkıyla diğerlerinden daha iyi sonuç alabiliyordu -ki bunda şaşılacak bir şey yoktu, zira beyinlerinin farklı bölümlerini kullanarak çoklu düşünme konusunda alıştırma yapmış oluyorlardı. Ama haber basına yansıdıktan sonra ne oldu? Klasik müzik CD'leri basan şirketler "bebeklere klasik müzik" kampanyaları başlattı, anneler çocuklarına anlamsız bir şekilde Beethoven dayatmasına girişti, üstelik zaten mutasyona uğramış bu memler iyice çarpıtılıp kendi kurallarını da getirdi: bebek banyodayken Bach, süt içerken Beethoven dinlenecek!

Mutasyon demişken, memlerin yayılma mekanizmaları içerisinde bunun da büyük önemi var aslına bakarsanız. Örneğin bir dedikodu memi kendisini yaymak için, karşısındakinin ilgisini çekecek şekle bürünür, ya da kişi tarafından çarpıtılır (mutasyona uğrar) ve keyfine devam eder. Zira mutasyona uğramış memlerin "mem havuzunda" kaybolup gitme tehlikesi vardır. Memlerin doğal seçilimi olmadığını kim söyledi ki?

Memler, genlerden çok daha hızlı bir şekilde evrilir, zira mutasyona uğraması ve yayılması genlere kıyasla çok daha kolaydır. Richard Dawkins'in geleceğe ilişkin mem düşünceleri bilimkurgu mu öngörü mü bilinmez, ama hayli ilgi çekici olduğu kesin (çünkü o da bir mem sonuçta). Dawkins, Matrix'te olduğu gibi ileride memler dünyasında bambaşka canlıların hüküm sürebilceğini belirtiyor. Bu konuda Gen Bencildir'de şu yorumda bulunuyor: "Biz biyologlar genetik evrim düşüncesini öylesine benimsemişiz ki, bunun olası evrim türlerinden yalnızca bir tanesi olduğunu unutuyoruz." İleride bir gün kaşık olmayabilir mesala.

The Selfish Gene - Gen Bencildir - Tübitak Yayınları - Richard Dawkins

7 Eylül 2008 Pazar

Değişmeyen tek şey değişimdir

Değişmim. Böyle söylediler. Herakleitos'un Panta Rhei'sinden daha farklı bir değişim bu, bir insan için kullanıldığında değişim, kulağa kötü gelen bir kelime.

İşin kötüsü ne biliyor musunuz? "Değişmişim, hah, kıçımın kenarı" diyemiyor olmamdı. Beynim bir yandan kabullenmeye çalışırken diğer yandan haklısın diye haykırmak isteyen ağzımı tutmaya çalışıyordu. Tutsa ne olacak ki, kimi kandıracaksın aptal beyin?

Evet, sanıyorum değiştim. Olayı gittikçe vahimleştiren Uğur Dündarsal bir yaklaşım sergilemek istemem ama işin daha da kötüsü, sanki böyle olacağını biliyordum. Stoacı Seneca haklıydı, insanların, dünyanın neye benzediğine ve başka insanların nasıl olduklarına ilişkin tehlikeli olabilecek kadar iyimser fikirleri insanı öfkeye sürüklüyordu.

Düşkırıklığı öfkeden doğuyordu çünkü.

Bir hoşnutsuzluk bürümüş düşüncelerimi. Öyle söylediler. Daha fazlasını gördükçe daha hoşnutsuz olmaktan daha doğal bir şey olabilir mi ki? Hayran olunacak birileri yaşamıyorsa, en azından benim etrafımdan, gökten tapılası bir insan modeli mi indireyim? Yalnız hemen sinirlenmeyelim, sanıyorum nefes alabilmek için bunu yapmak lazım. Ya da bir hipodroma gidip gözlerimin yanlarını kapattırmam lazım. Al eline kuponu, hadi bakayım.

Daha önceki yazılarımda doğallıktan bahsetmiştim. Dışarıya çıkınca 38 bayandan 32'sinin sarışın-mavi gözlü-esmer tenli olduğu bir ortamda doğallıktan bahsetmek komikmiş, bunu gördüm. (kalan 6 kişi de siyah saçlı-esmer tenli veya bildiğimiz gotik kombinasyonuna sahip, solaryumdan taze çıkmış çoğu) Ya analar artık güzellik-çirkinlik kavramını aştı, canı sıkıldıkça taş bebekler doğuruyor, ya da feci şekilde kandırılıyoruz. Dış görünüşe, buz dağının görünen kısmına değiniyorum, arkası daha da vahim çünkü. (Titanic olup toslayıp batasım gelir diye bir halk türküsü vardır bu gibi toplumsal sorunlarla karşılaşıldığında söylenilegelen) Böyle bir ortamda hayal kırıklığı, öfke, nefret, hoşnutsuzluk çok mu ki?

Doğuştan getirdiğim bir mutsuzluk mekanizmasını körükleyerek kendimi haklı çıkarmaya mı çalışıyorum, yoksa karamsar olmak 21. yüzyılı yaşıyor olmanın doğal bir gerekliliği mi? Bu iki sorunun cevabı ne olursa olsun, insanların arasına karışabilmek için ya gözleri kapattırmak, ya da rektumdan tapılası bir insan modeli çıkartarak acıyla geçen bir hayatın sonuna kadar hayali bir yol göstericiye baka baka kendini tatmin etmek, onu ölene kadar dış dünyadan izole etmek gerekiyor sanırım. Eh, zaman kötü.. bir tarafları kollamak lazım.

Geçenlerde doğallıktan bahsetmişim. Bu gidişle de çok bahsedeceğim.


25 Ağustos 2008 Pazartesi

Ben, ben, ben, öteki

Sene 1990. 2. yaşımı henüz bitirmişim. Televizyonda Twin Peaks diye bir dizi oynuyor, David Lynch çekmiş. Bahçeden oyunu bırakıp henüz geldim, kendimi kanepeye bıraktım, dedim Twin Peaks başlamıştır şimdi. Yok ya öyle değildi. Sene 2004 müydü neydi, daha yeni haberim olmuş 14 sene önce Twin Peaks diye bir dizi çekilmiş olduğundan, o zaman izliyorum. Başrıoldaki adam (dedektif) Tibet'ten bahsediyor; komünist Çin tarafından 1950'de işgal edildiğinden, Dalay Larna'dan, oranın ne kadar ruhani bir ülke olduğundan falan. Sonraki sahnede Lucy'yi görüyorum (polis merkezindeki kızcağız), elinde Tibet diye bir kitap. Kendini sayfalardan akan spiritualizme bırakmış; 2 gün önce bir kız vahşice öldürülmüş mü, cesedi naylona sarılıp denizin kenarına mı bırakılmış, umrunda değil.

Tibet'in nasıl bir ülke olduğu hakkında o bölümden sonra kabaca bir fikir sahibi olmuştum: bu vahşi dünyanın ortasında ruhani aleme sıkıca tutanabilmiş huzur dolu insanların ülkesi. Hatta tıpkı Lucy gibi ben de o ruhaniliğe 50'li yıllarda Elvis Presley görmüş bir genç kız gibi bakardım eğer Tibet diye bir kitap bulsaydım.

Sene olmuş 2008, ben yavş yavaş görüyorum ki işler o kadar da pembe değilmiş. Bu kişisel ufak çaplı aydınlanmamda günümüzün pek değerli feylesofu-sosyoluğu Slavoj Zizek'in bir yazısı da hayli etkili oldu. Le Monde Diplomatique'in Mayıs 2008 sayısındaki Zizek'in Tibet-Çin ilişkileri hakkındaki yazısı hem öteki-ötekileştirme kavramları hem de insanların kaçış çabası açısından çok güzel noktalar içeriyor.

(bu arada "Le Monde mu okuyon len entel" diyebilcek olanlar için "yok ya internette rastladım" cevabını vermek isterim)

Çin'in yaptığı söylenen zorbalığa karşın "aa olmadı" diye iç geçiren ama bunun için de hiçbir şey yapmayan, yani umursamıyormuş gibi görünüp umursamıyormuş gibi yapan Batı'nın derdi nedir? "Batının asıl derdi otantizm" diyor Zizek:

"Batı'da bu kadar çok insanın Çin'e karşı protetolara katılmasının ana nedenlerinden biri ideolojik: Dalay Lama'nın ustaca liderliğini yaptığı Tibet Budizmi New Age hedonist ruhaniliğin (ki giderek bugünün ideolojisinin hakim biçimi haline geliyor) önemli referans noktalarından biri. Tibet'in cazibesine katılmamız, orayı hayallerimizi isnat ettiğimiz efsanevi bir yer haline getiriyor. İnsanlar otantik Tibet yaşam tarzının kaybedilmesine ağıt yakarken, gerçek Tibetlileri umursamıyor: Tibetlilerin bizim adımıza otantik biçimde ruhani olmasını istiyorlar, zira böylelikle çılgınca tüketmeyi sürdürebiliriz."

Batı'nın Tibet konusundaki derdi otantizm olabilir ama genel olarak, ki bu sadece Batı'nın bir derdi değil, insanlarda bir ötekileştirme hevesi var: ötekileştirerek kendi varlığını sağlamlaştırma veya kendi ideolojik-ahlaki-dini inanç ve düşüncelerini olumlaştırmak, ya da mevcut konumundan bir kaçış noktası yaratmak (ve böylece çılgınca tüketmeyi sürdürebilmek). Bunu daha geçenlerde yazdığım yazdığım yazının öznesi Avusturyalı "sapık baba" olayında da görüyoruz. İnsanlar o kadar iğrendiler ki bu adamdan, bilinçaltındaki bastırılmış en sert duygularını ve her türlü genel ahlaka aykırı sapıklıklarını tümüyle bertaraf edip kendilerini temize çıkardılar, pırıl pırıl insanlar oldular. Ve çok daha önemli olaylar meydana gelmekte iken insanlar bu olayı konuşmayı tercih etti. (Türkiye'de de biraz yer buldu bu olay ama yabancı basında ciddi bir biçimde tartışma konusu oldu, psikiyatrlar nörologlar filan devreye girip arkadaşın çocukluğuna indiler günlerce vs...)

Hemen hepimiz "elitizm"in çeşitli aşamalarında gezinip dayanamayıp agolarımızı patlatıveririz arada; birini eleştirirken çaktırmadan kendimizi överiz aslında haberimiz bile olmadan. Hatta o birinin bizzat kendimiz olduğu durumlar da olabilir. ("ay küçükken çok yaramazdım siseleri balkondan atar, prizlere oyuncak sokardım." Hmm, şimdi yaramaz değilsin, adam oldun yani he mi?) Ama bu iş toplumsal düzeyde gerçekleştiği zaman çaktırmadan ortaya konulan "biz" ve "öteki" kavramları toplumsal egoizmin hayli tiksindirici boyutlara ulaşabileceğini gözler önüne seriyor. Tibet de, Fritzl da, hatta Gazze'dekiler de öteki olmanın umursamazlığını yaşıyorlar.

Sonuç olarak; karizmatik bir sonuç paragrafı veya sorumu sorup kaçarım temalı bir soru cümlesi yazmadım. Böyle yani. Tespitimi yaptım, kaçayım.

11 Ağustos 2008 Pazartesi

Mutlu olmak için gerekenler listesi

1. Londra'nın merkezinde, George Dönemi'ne ait neoklasik bir ev.
2. Uçuş korkusu olan yolcular için, iniş uyarı sistemi, türbülans radarı ve CAT II Otopilot gibi sayısız elektronik aksamıyla, Farnborough'ya ya da Biggin Hill'e çekilmiş bir jet uçağı.
3. Lucca yakınlarındai Marlia'da Orsetti Villası.
4. Büyük çalışma masasıyla, şöminesiyle ve bahçe manzarasıyla bir kütüphane.
5. Lincolnshire'daki Belton Malikanesi'ninkine benzeyen bir yemek odası.
6. Bir duvar nişine yerleştirilmiş yatak.
7. Kocaman bir banyo; ortada, mermerden bir platformun üzerinde, mavi istiridye kabuklarıyla süslü, bir küvet.
8. Faizin faiziyle yaşamınıza yetecek kadar para.
9. Ile de la Cite'de, hafta sonları gideceğiniz, en seçkin Fransız mobilyalarının üretildiği XVI. Louis Dönemi'nden parçalarla döşenmiş bir çatı katı.

Kulağa çekici geliyor değil mi? "Felsefenin Tesellisi" kitabında Alain de Botton'ın ortaya koyduğu bu liste, düşünme kalıplarını kapatınca kafanın üzerinde beliren balonun içinde yazanın kulağa gelene ayak uydurduğunu gösteriyor: "bu çok süper, istiyorum bunu". Bu cümlede ince bir sorun var yalnız, mutlu olmak için gerekenleri düşünme kapılarını kapatarak düşünmek mi gerekiyor?

Alasıdır.

Bundan 2348 yıl önce doğan bir adam bu olayın ta o zamanlarda farkına varmıştı. Mutluluk üzerine o kadar düşündü ki, parayı, şanı, şöhreti tepip ıssız bir kulübede bitki yetiştererek gökyüzüne bakmaktan başka işi olmayacak kadar bu işi ciddiye aldı. Bu adam Epikuros'tu.

Yukarıdaki listeyi ikiye, sonra dörede, sonra sekize ve daha sonra 2 üzeri n'e katlayıp çöpe atan bu adam, 3 maddelik bir liste oluşturdu. Epikuros'a göre mutlu olmak için gerekenler listesi şöyleydi:

1. Dostluk
2. Özgürlük
3. Düşünmek

İlk maddeyi oluştururken şöyle diyordu Epikuros (daha önceki yazılarımda da kullanmıştım zaten): "Bir şey yiyip içmeden öncei ne yiyip içeceğinizi değil, kiminle yiyip içeceğinizi düşünün; çünkü yanında arkadaşı olmaksızın yemek yemek ancak bir aslana ya da kurda mahsustur." Varlığımızın birileri tarafından onaylanmasının bizi mutlu kılacağı konusunda Epikuros haklıydı, ve bu onaylama işlemini dosttan başkası gerçekleştiremezdi. Felsefeden uzak bir yaklaşımla "güneş kardeş, ay amca, çiçek böcük" gibi çağrışımlarla gelecek bu lisetenin içerisinde önemli bir nokta var atlanmaması gereken ki o da düşünmektir bana kalırsa. Epikuros belki kendine terapi yöntemini düşünerek gerçekleştirerek pre-hedonist olarak adlandırmak istediğim felsefesini ortaya koymuştu; ancak düşünerek insanın olabileceğinden daha kötü olabileceğini belki de hesaba katmamıştı. Zira Wachowski birader ne demiş: "ignorance is bliss". (cehalet mutluluktur)

Cehalet gerçekten de mutluluk mudur? Aldığım nefes sayısı henüz fazla olmasa da kendi kişisel tecrübelerime dayanarak tersini söyleyemem; ancak şunu diyebilirim ki bilmek, insanı daha mutlu yapmıyor. Montaigne'nin birinin de dediği gibi, "insanlar başağa benzer, boşken diktirler; doldukça eğilirler". Dolyısıyla mutluluğun kaynağı olarak düşünceyi almamak, en azından sınırlandırmak gerekiyor. Tertemiz bir kafa da olsa, her kafa en mantıklıyı düşünerek ulaşabilmek için yaratılmamıştır.

Hiç de bomboş diyemeyeceğim bir kafayla Epikuros'un yaptığını yapmaya çalışsam da şunu diyebilirim ki, kapitalist, maddiyatçı anlayışın damarlarına kazandığı bir toplumun (ki günümüzde bunların sayısı yaklaşık 7 milyar) ne bir ekmek-bir bardak su ile mutlu olabileceğine, ne de her şeyden uzaklaşıp bir bahçede kendini düşünmeye adayacak kadar cesur olduklarına inanmıyorum. Sıkıcı geliyor değil mi? Halbuki faizin faiziyle yaşamaya yetecek kadar çok parayla neoklasik bir evde şöminenin çıtır çıtır ateşinin karşısında anlatacağı şey sınırlı olan bir film izlemek daha zevkli gibi görünüyor. Ama emin olun, bunlara sahip olsaydık bile, mutluluğu arayacak bir başka hayalimiz olurdu. Çünkü biz, Epikurosçu şair Lucretius'un dediği gibi; "hasta birer adamız, hastalığın kaynağından habersiz".

Benim mutlu olmak için gerekenler listemde tek bir madde var. Çünkü elindekiyle yetinmeyi bilen insan için daha büyük bir mutluluk kaynağı olamaz.

6 Ağustos 2008 Çarşamba

Savulun- kötü adam geliyor!













Scarface'ten bir alıntı:
''Ne bakıyorsunuz?
Siz hepiniz dallamasanız.
Niye biliyor musunuz?
İstediklerinizi yapacak yürek yok sizde.
Benim gibi adamlara muhtaçsızınız.
Benim gibi adamlara muhtaçsınız, böylece parmakla gösterip, ''işte kötüadam o'' diyebiliyorsunuz.
Peki ama... bu size ne kazandırıyor?
Siz iyi misiniz?
İyi falan değilsiniz.
Sadece saklanmayı, yalan söylemeyi... iyi biliyorsunuz.
Benim öyle bir derdim yok.
Ben hep doğruyu söylerim.
Yalan söylerken bile.
Kötü adama iyi geceler dileyin bakalım!
Hadi.
Size söyleyeyim, bir daha böyle kötü bir adamı zor görürüsünüz.
Hadi. Kötü adama yol açın.
Savulun kötü adam geliyor!
İyisi mi çekilin önünden.

Tony Montana

Ve eskilerde kalan, ama hala konuşulmaya değer buluna bir konu:

''Kızını bodruma kapatıp 24 yıl tecavüz edip 7 çocuğu olan sapık hakkın...''
-''Neden bu kadar olay olduğunu anlamadım bu olayın'', dedi konuyu değiştirerek.
-Ne demek neden bu kadar olay? Sapık kızım bu adam.
-İnsanların başka işleri güçleri yok mu da onlar gibi olamamış birinden hala iğrenmeyi bıkmadılar?
-Sapık yavrum bu. Yaptığı iğrenç bir şey. Yapılır mı hiç bu.
-Neden sapık? Neden iğrenç?
-Ne demek "neden sapık"? Doğru mu yaptığı şimdi yani? Kızına tecavüz etmesi iğrenç değil mi?
-Neden iğrenç?
-Kızına tecavüz etmiş yahu daha nedeni mi olacak. İğrenç işte.
-Daha nedenini bilmeden aslında hiç de kimseyi ilgilendirmeyen olay haftalarca beynimizi meşgul edecek kadar iğrenç, öyle mi? Washington Post gayet kesin bir biçimde "İran'a yeni başkan saldıracak, 2008'de saldırı gerçekleşmeyecek" diye savaş Nostradamusluğu yapabiliyorken, İsrail'in Suriye'yle yapmaya çalıştığı Golan'dan çekilme anlaşması Ortadoğu'nun tüm dengelerini değiştirebilecekken, dünya hızla Hizbullah-Suriye-İran-vb. radikal İslam teröristleri ile "dünya polisleri" İsrail ve ABD arasındaki olası bir 3. Dünya Savaşı'na doğru hızla sürüklenir ve kutuplanırken, 92 yıl sonra bundan daha önce açıklanan deniz yükselme değerlerinin aslında 75 cm filan değil 1.5 metre kadar (ki bu geçen yüzyıldaki yükselmenin yaklaşık 8 katı) yükseleceği, yanlış tahmin yapıldığı ve küresel ısınmanın boyutunun halen tam bilinmediği bir ortamda, çocuklarımızın -tabi çocuk yapacak durumda olursak da yiyeceklerden çevreden dumandan falan kanser olup ölmezsek- yeni bir plazma tv, deri koltuk almak için değil içecek su bulmak için çalışmak zorunda kalacağı bir ortamda; hiçbirimizi ilgilendirmeyen bu adamın hiçbirimizi ilgilendirmeyen biriyle senin ahlaki değerlerine uymayan şeyler yapması iğrenç, öyle mi? Asıl iğrenç olan ne biliyor musun? Asıl iğrenç olan daha nedenini bile bilmediğiniz şeylerden iğrenebilmeniz; asıl iğrenç olan babadan oğula geçirdiğiniz ve bir kez olsun sorgulamadığınız ahlak yasalarınız. Asıl iğrenç olan düşünmeyen sizlersiniz.
-Psikoloğa falan götürelim yavrum seni neler diyorsun sen. İyice anormal olmuş bu ayol.'

Resim: Mehmet Kızılay - Moving to the Big City

24 Haziran 2008 Salı

Düğün psikolojisi ve normalite

"Maaşiin.. maaşiin maassaayah. Teeyk mii, intuu dıı faayaa.."

Yes'in bu güzide parçasının arasına rüzgarın ısrarla girmemekte direttiği pencereden sızan, bir grup bayanın "yüksek yüükseek, tepeeeleeree" çığlıklarıyla beraber kendimi garip duyguların arasında buldum. Doğu batı sentezinden daha ötede bir etki bu; üretim ile üretilene katkıda bulunma mecburiyeti arasındaki bir çekişme gibi bir şey. Mecburiyet, evet
Her şey bir soruyla başladı..
İnsanlar neden düğünde oynar? Çok basit, pek çoğumuzun aklına gelmeyen, kimilerimizin de belki sorulmasına kızacağı bir soru bu. Geçenlerde bu türkünün bir benzerinin çalınmakta olduğu bir düğünde bulunurken aklıma geldi bu soru ve kalkıp oynayanları inceledim. Dikkatimi daha ilk dakikada çeken şey, bir anlamda düşünce deneyi faresi muamelesi yaptığım "oynayan"ların mutlu olmadığıydı. Gülüyorlardı ama.
Bu ne demek yahu, saçmalık değil mi? Silah zorunu filan geçtim, ailesel bir zorunluluk bile yokken kim kalkıp oynar ve sırıtmak için kendini zorlar ki; önemli olan orada bulunmak, çağrılmanın gereğini yerine getirmek değil mi? Öyle aslında, ama atladığımız nokta şu ki, bu zorunluluk dış taraftan değil bizzat oynayanların içinden geliyor. Bu içten gelen bastırmanın sebebi olduğunu düşündüğüm şeyi açıklamadan önce, birkaç şey anlatmam gerek.
Daha sonra da kayış koptu netekim

Jean-Jacques Rousseau, romantik edebiyat akımının ilk örneklerini taşıyan romanlarında tabiata övgüler yağdırıp doğaya geri dönüşün, uygarlığın kısıtlamaları ile ikiyüzlülüğü reddetmenin çağrısını yaparken, günümüzde, bir fırının camına "hormonsuz ekmek" yazısı astıracak (vardır böyle bir şey) kadar kuvvetli bir doğallık etkisi yaratacağını belki bil miyordu. İşin aslu şu ki; en basitinden "doğal meyve suyu" etiketlerindeki "doğal"lığın oraya yazılma sebebi Rousseau'nun etkili edebiyatından çok, insanın içindeki doğal ve normal olana özlemdir. Bu önlenmez istek ergenlik yıllarına girmeden pek çok kişiye yapışkan bir maske takar ve hepimiz, farkında olmadan, normal olmasına zorladığımız davranışlarımızla birbirimizi yeriz "biz bormaliz ehe" diye. İnsanlar neden "aşık olmak" yerine "çıkmayı" tercih eder sizce?
Düğünde insanlar neden oynar? Genel olmamakla beraber bunun normal o dlmak için olduğunu düşünmekteyim. 30-40 sene önce yerleşmiş şantör kültürünü, yerleşene kadar bazı hanımların (ve beylerin?) belli ki ilgisini çekiyordu ve kimilerinde "ay allah belanı vermesin dayanamam ben kız kalk ooh yandaan" gibi işkembesini hoplatacak bir etki yaratabiliyordu. Ama zamanın ilerlemesiyle beraber gelen "geleneksel yozlaşma", şu an bu müziğin pek zayıflamış halini çarpıcı bir şekilde gösteriyor ve müzik dinletisinden çıkmış bu gelenek, pek çok insanı eskisi gibi oynamaya, "normal olmaya" zorluyor.
Kaptan sağa çek hele soluklanalım az
Şimdi gittikçe derine inerken biraz duraklayalım ve bizzat kendi yargımızın derinine inelim. Bir üst paragrafta biraz ivedi bir genellemeyle, kabaca "düğünlerden ve o müzik olduğu iddia edilen şeyden kimse zevk alamaz, herkes normal olduğunu hissetmek için normallik maskesinin altında oynarken mutlu görünmeye çalışır" iddiasında bulundum. Buradaki esas can alıcı nokta, bu söylemimin düğündekinin müzik olmadığı yargısından hareket etmemdi. Gerçekten kimse zevk alamaz mı bu işten; hiç tanımadığım insanların zevkinin otoritesi olacak kadar mı yüksek yüksek tepelere çıktım şu an? Bu düşüncenin de derinine inmeden, öyle düşünmek de mümkün. Lakin öyle olmadığını da iddia ediyorum ben.

Efendim İsviçreli bilim adamlarının yaptığı araştırmaya göre (bkz. makaleye bilimsellik süsü vermek. yemezler.) belli desibelin üzerindeki sesler insan yavrusuna zevk vermiyor. Daha ziyade, duygulardan çok kaslara hitap ediyor diyebiliriz bu seviyedeki sesler için. Düğündeki "seslerin"de, ortalama bir şehir merkezindeki 80-90 desibellik gürültünün üzerinde olduğunu belirtmeme gerek var mı? Yoksa bile belirtmiş bulundum.

Düğündeki çalınanlar ses değil de müzik olsa, günümüz düğünlerinden zevk alabilen azınlık dışındaki pek çok kişinin de zevk alabileceği türden bir eğlence olabilir ve her ne kadar ben o tarz müzikten hoşlanmasam da, hoşlanan bir kimse herhangi bir düğüne fazlasıyla isteyerek gidebilirdi. Günümüz iç baskıları ise malesef bu ihtimali çok zor kılıyor ve çoğumuzun normallik maskelerini zorla suratlarımıza geçirerek, zormal olmayı çıldırasıya isteyenlerin kalkıp oynamasına sebep olabiliyor.

Hepimiz de birbirimizi yiyoruz. Olayın tamamen farkında olarak ve hiç çaktırmadan.
Ve bazılarımız da, düğün gibi bir olayın bile analizini yapmaya çalışabilecek kadar boş vakit sahibi mesela. Eğitim şart netekim.

bir ekleme: efendim ben burda "ay pek güzel müzik şıkkıdı şıkkıdı oynayalım" insanlarının ruh halini anlatmaya çalışıyorum. Dediğim üzere bu müziklerin pek çoğu duygularından ziyade kaslara hitap ettiği için oraya, örneğin halayda, sırf eğlenmek veya spor yapmak için çıkanlar olabilir. bunların da bir kısmının normal olma hezeyanı içerisinde olduklarını düşünsem de amaçlarının bununla alakası olmayabilir. Mesuliyet kabul etmeyiz.

15 Haziran 2008 Pazar

?

Bizler, ne yöne gideceği belli olmayan bir arabaya bağlı köpekler gibiydik.
"Bir köpek bir arabaya bağlandığı zaman, eğer arabanın peşinden gitmek isterse zaten tasması onu çekecek ve köpek arabanın peşinden gidecektir. Burada, köpeğin bu anlık hareketi rastlantısal olarak kaçınılmaz olanla örtüşecektir. Ancak köpek arabanın peşinden gitmek istemezse bile her durumda bunu yapmaya mecbur kalacaktır. İnsanlar için de durum aynıdır: İsteseler de istemeseler de kaderin kendilerine çizdiği yoldan ilerleyeceklerdir."
İlk başta kederci, ne edek kardeş alın yazımız böyleci, vermediyse Mabud neylesin Mahmutçu, Urfa'da okısford varıdı da biz mi gitmedikçi, mutaassıp bir düşüncenin örneği olarak gördüğüm Zenon'un bu paragrafının, bir başka Stoacı filozof Seneca tarafından da şöyle desteklendiğini görünce bir kez daha düşündüm:
"Tasmasından kurtulmaya çalışan bir hayvan, tasmanın boynunu daha fazla sıkmasına yol açar. Hiçbir tasma yoktur ki hayvan onunla yürümeyi kabullenmektense ondan kurtulmaya çalıştığında boynunu acıtmasın. Ancak bizi canımızdan bezdirecek kadar kötü olaylarla karşılaştığımızda yapabileceğimiz yegane şeyin acılara katlanmak ve kaçınılmaz olana boyun eğmek olduğunu bilirsek teselli bulabiliriz."
Düşünmemin sebebi Seneca'nın böyle desteklemesi değil, böyle bir desteğin Seneca tarafından gelmiş olmasıydı. Geceleri köşe başlarını kesip insanların gırtlaklarına bıçağı dayayan, senatörlerin eşlerini toplu seks yapmaya zorlayan deli Neron'un öğretmeni olma talihsizliği Seneca'nın kaderiydi belki. (deli İbrahim'ler sadece Osmanlı'da yok, Roma da çok deli görmüş geçirmiş) 2 kez istifasını sunmasına karşın istifası kabul edilmeyen Seneca'nın ölümden kaçış olmadoğını anladığı zaman tasmasını çekiştirip durmaktansa olayı kadere bağlaması belki bir çıkış yoluydu.
Yani demeleri odur ki insan kendi gerçekleriyle yüz yüze gelmekten korkmadığı sürece hayata karşı cesur olabilir. Montaigne'in birinin de dediği gibi, insan kendine apaçık olabildiği sürece nefes darlığı yaşamadan soluk alabilir verebilir. (aslında ben dedim bunu şimdi, ama kendisinin de düşüncelerinin ana fikri bundan farklı değil) Hatta 16. yüzyılda (aslında halen) gizlenmesi gereken sandıklar olarak görülen cinsellik gibi konularda söyledikleri, insanın kendine apaçık olması gerektiği konusundaki düşüncelerini sağlamlaştırıyor:
"En yüce tahtta bile üstünde oturduğumuz kendi kıçımızdır. Krallar ve filozoflar da sıçar, hatta kadınlar bile."
Kısacası insan, yaşamın her türlü gerçekliğine karşı açık görüşlü olmalıdır; ancak aşılamayacak dağlara göz dikenin kendisi yorulur, başkası değil.
Gördüğü gibi her aforizmaya hayran kalıp aslında gerçekten anlamını bile bilmemek, lüzumsuz bir insan profili ortaya çıkardığından dolayı, bu kategoriye dahil olmamak için düşündüm biraz. Hangi dağ aşılabilir, dağların aşılma kıstasları nelerdir, yoksa acaba septik takılıp nasılsa doğru bir şey yok, bir yargıda bulunmayalım, takılalım öyle işte hacı mı demek gerek? Azimle basanın taşı deldiği gibi yoksa dağlar da delinebilir mi? Sembolik bir anlamda söylüyorum bunları elbette, zira insanlık fizik biliminde birazcık adım atabildiyse (mesela kazmanın icadı gayet yeterli bir ilerleme olabilir bu iş için) dağlar pekala delinebilir.
Aşılamayacak dağ ile kastedilenin her umutsuzluğa kapıldığında kolay bir çıkış yolu olan kaderciliğin kollarına kendini teslim etmek olmadığı kesindir. Peki Seneca ve Zenon'un bahsettiği bu tasmanın menzili nedir, nereden sonrasına geçmek boğazımızı sıkmaya başlar? Sanıyorum bu sorunun yüzlerce cevabı olurdu ve hiçbiri tatmin edici olmazken hepsi söyleyenine açıklayıcı gelirdi. İşin kötü olan kısmı ise bu soruya bir türlü cevap bulamamak ve doğru olduğunu umursamadan her türlü soru işaretine kafa göz girişmek. Belki bir ömür onlara girişmekle geçecek ama soru işaretini en kırılgan kıvrımında bile en ufak bir değişiklik olmayacak..
Belki...

24 Mayıs 2008 Cumartesi

Gülüyordu

Aşağıda okuyabilceğiniz ufak hikaye, A Silver Mt. Zion'ın bir şarkısını dinlerken sürekli aklıma gelen görüntüleri anlatıyor. Dolayısıyla ricam şudur ki, bu yazıyı şarkıyı dinleyerek okuyun. Şöyle alalım. (not: şarkı başladıktan 1-2 dk sonra hikayeye başlarsınız şukela olur. Kısa zaten hikaye.)
"Önündeki ölü fidanlara bakıyordu. İlgisizlikten, bakımsızlıktan, susuzluktan ölmüş... Böyle bir sahibi, böyle bir dünyası varken nasıl canlı kalabilirdi ki zaten? Yalnızlığa terk edilmiş bir fidanın bile ölmekten başka yapabileceği ne vardı?

İşte o an çalıların arasında yürümeye başladı. Arkasına bakmadan yürüyordu, yüzünde garip bir gülümsemeyle. Ellerini açmış, başaklara dokunarak gidiyordu, belki bu garip dokunma hazzıydı yüzünü güldüren. Çalıların içinden gelen rüzgar onu tedirgin etti; yüzünü güldüren şey her neyse, gitmişti artık. Emin adımlar atamıyordu.. Yavaşladı.

Nereden geldiğini bilmediği rüzgar sarmıştı etrafını. Rüzgar değildi bu konuşan, bir şeyler anlatmaya çalışan. Bu olsa olsa meleklerin sesiydi.

"Gitme! Arkana bak! Sakın gitme!
Yüzünü güldüren şey artık ona korku veriyordu. Suratı asık bir şekilde yürümeye çalıştı, ama meleklerin sesi sinirini bozmuştu bir kere. Çimenlerin arasından arkaya baktı. Evine, arkadaşlarına, tanıdıklarına, hatta tanımadıklarına... Arkasında bıraktıkları gayet mutlu görünüyorlardı; gülmeye devam ediyor, günlük hayatın rutinliğine gömülmüş bir şekilde, ölü fidanı da, onu da umursamıyorlardı.

İşte o an çalılılıkların arasında yürümeye devam etti, meleklerin sesini umursamayarak. "Gitme!" diye haykırıyorlardı artık. Arkasına bakmadan yürümeye devam etti.

"Sensiz de gülebiliyoruz biz, haha!"

Meleklerin sesi olmadığı kesindi, ama rüzgarın bunu kulağına getirdiğini hissediyordu. Kafasının içinde bu söz yankılanırken, koşmaya başladı. Yolun sonu görünüyordu artık.

Uçurumun kıyısında, gökyüzünü izledi bir süre. Melekler de konuşmuyordu artık, yalvarmıyordu. Kapalı gökyüzü, onu kendisine çağırıyordu. Bir süre daha izledi bu "huzuru".

Ve göğün sesini dinlemeye karar verdi.

Boşluğa ilerlerken, yüzünde garip bir gülümseme vardı.

10 Mayıs 2008 Cumartesi

İsteme ve tasarım olarak kapitalizm finoluğu


E: Bilmiyorum, sadece... bir mobilya aldığında, kendisine işte bu dersin. İhtiyacım olan son kanepeydi. Her ne olursa olsun, o kanepe problemini çözecektim. Hepsine sahip olacaktım. Bir stereo setim var oldukça iyi bir tane, oldukça saygın bir gardıropa sahiptim. Tam olmaya çok yaklaşmıştım. (...)
B: Yorgan nedir, biliyor musun?
E: Rahatlık.
B: Bir battaniye.
E: Sadece bir battaniye.
B: Neden sen ve benim gibiler yorganın ne olduğunu bilirler? Bu gerçekten bu hayatta bu kadar önemli midir?
E: Hayır.
B: Öyleyse biz neyiz?
E: Biz, uh, bilirsin, tüketici...
B: Doğru. Bizler tüketiciyiz. Hayat boyu bir saplantıdayız. Cinayet, suç, yoksulluk... bunlar beni ilgilendirmiyor. Beni ilgilendiren şeyler ünlülerin dergileri, 500 kanallı televizyonlar. Öyleyse boş ver şu kanepeyi, ve şu yeşil kumaş desenlerini. Ben diyorum ki, haydi... evrim geçirelim. Bırak kırıntılar nereye düşmesi gerekiyorsa düşsünler. Fakat bu benim, ve yanlış olabilirim. Belki bu korkunç bir trajedi.
E: Hayır. Sadece eşya. Bir trajedi değil, ama...
B: Eee, kaybettin... modern yaşam için çok yönlü çözümler vardır.

Sahip olduğun şeyler sana sahip olmayı bıraktı. Ne istiyorsan onu yap, dostum.
Fight Club---

"Dünya benim tasarımımdır." - Schopenhauer, İsteme ve Tasarım Olarak Dünya'nın ilk cümlesi.


Maddeye ait her şeyin beynimizde biçimlendiği, dış gerçekliğin tamamen öznel bir tasarım olduğu, kısaca "kaşığın olmadiği" düşüncesi çok da yeni sayılmaz. Yanılmıyorsam ilk olarak İrlandalı piskopos Berkeley ortaya koydu bunu ve bu, cevaplanması oldukça zor bir felsefi savdır; ancak cevaplanması güç diye " çözümlenemeyen savlar" adlı tarihin tozlu rafına itilmiş değil. Örneğin edebiyat ve sinemada etkileri ciddi biçimde görülebilecek bir düşünce bu; kaşığın olup olmayacağını idrak edemeyeceğimiz gibi (Matrix), Daniel F. Galouye'nin Counterfeit World'ündeki gibi, üstün bir medeniyetin tasarladığı bir bilgisayar benzetiminde yaşıyor olup olmayacağımızı da kestiremeyiz. (bu konuda bir zamanlar yazmış olduğum yazıya da göz atabilirsiniz.)


Tasarım konusunun bana kalırsa 3 aşaması var. "Dış gerçeklik" denilen çoğunluğun gördüğüne uygun yaşamak, normalliktir. (örneğin elma denilen meyve -ki bu tatlı olur, ağaç denilen dallı bir nesnede yetişir ve rengi kırmızıdır, elmayı bu şekilde kafasında tasarlayabilen -yani duyumsayan- normaldir.) Zaten normal denilen şey, küçüklükte süper ego tarafından benliğe dayatılan, çoğunun onayıdır; sizin kırmızı olarak algıladığınız şeyin bir başkasının mavisi olmadığı ne malum? (bu da çok eski bir felsefi sorudur aslında, bildiğim kadarıyla bunun da cevabı yok) Başka bir tasarım aşaması, normal dışı, yani sorunlu tasarımdır. Kişi, çoğunluğun tasarımından başkasını tasarlar ve bu onun gerçekliği olur (mesala Napolyon olduğunu iddia edebilir.), ancak Napolyon'un öldüğünü bilen çoğunluk tarafından şizofren olarak nitelendirilmesi kaçınılmazdır. 3. ve benim ilerleyen satırlarda sorun edeceğim aşama ise "normalliğin aşırısı" diyebilirim. Bunun terim olarak bir adı yok. Ama bence, bu olayın olması gereken adı var: kapitalizm finoluğu.

Son günlerde ilgimi çeken, acayip bir yarışma programı var. İlk gördüğüm zaman "ne sürreel şey bu" cümlesi ağzımdan istemsizce çıktı: yüksek desibelle gülen bir sunucu, kan ter içinde, eli sürekli mendilinde ve kafasında, korkuların en büyüğünü yaşıyor görünen bir yarışmacı, stüdyonun tam ortasında duran eski usul bir çevirmeli telefon. Bir David Lynch filmi sahnesi gibi ortalık. Ama tüm bu toplu çıldırma seansının ortasında en dikkat çekici olan şey, üç beş kuruş kazanacağı için kendini ciddi anlamda paralayan yarışmacıydı. Eğer gerçekten bir Lynch filmi sahnesi olsaydı o ortam, daha fazla kendini paralamadan dilini çıkartıp havlamaya başlamasını bekleyebiliriz yarışmacının. Zira Lynch'in sembolik sinemasında, kendisinin temsil edebileceği tek rol, kapitalizm finoluğuydu.

Hepimizin etrafında var, yoksa bile pencereden dışarıda var... belki de aynada.

Küçüklükten beri süper egolarımızın dayattığı normallik, kabul görürlük olguları bazen o kadar baskın çıkıyor ki normal olmak için çıldırıyoruz. Moda denilen şey bu sürecin lokomotifidir, lokomotife nereye gittiğini bilmeden atlayıp sürüklenmek ise var olan bir potansiyeli kullanmamaktır, yaratılışa -Tanrısal bir yaratılıştan söz etmiyorum- ayıp etmektir. Beyinsizliktir. Ama normalliktir.

Çoğunluk onayı olan dış gerçeklikten ayrısını tasarlamanın psikiyatrik bir hastalık, çoğunluk onayıyla tasarımlanan maddesel nesnelere bağlılığın (maddiyetın) ise normallik olduğunu söylemiştim. Bu işte bir sakatlık yok mu? Bir insan varlığından bile emin olamayacağı bir şeye nasıl delicesine bağlanır ve bunu hayata ilişkin temel yargılarının en derinlerine atar? Ve tanımsal düzeyde bakıldığında esasında psikiyatrik bir rahatsızlıkla "fazla normallik" arasındaki fark bu kadar az mıdır? Başka bir açıdan bakalım; Fight Club'daki Narrator gibi, "IKEA'nın köpeği olmak" çözüm müdür? "Normalite" açlığınızı hangi tip oturma grubu karşılar?

"Sen bankada ne kadar paran olduğu değilsin.
Sen sürdüğün araba değilsin.
Sen cüzdanındakiler değilsin.
Sen üstündeki kıyafet değilsin.
Sen şarkı söyleyen, dans eden dünyanın bokusun."
- Tyler Durden

IKEA'nın köpeği olmak çözüm değildir, maddeye bağlanmak hiç çözüm değildir, zira Palahniuk amcamın da güzelce irdelediği gibi özgürlük, kaybedeceği hiçbir şey olmamaktır. Palahniuk'tan yaklaşık 150 yıl önce Schopenhauer'in biri bu konu hakkında dev gibi (boyut olarak değil, işlev olarak) bir kitap yazıp çözümüde sunmuştur: reddetmek! Converse'i istemiyorum! Quicksilver çantam olmasın. Üstüm başım Levis olmasın; neticede kıyafetlerim ben değil, ben kıyafetlerim değilim. Ve özgürlük denen şey, kaybedecek hiçbir şeyi olmamaktır, umut dahil.

Küçüklükten beri "okuyayım, çok para kazanayım, evim olsun deri koltuklar alayım, süper arabam olsun ama dizel alalım çok yakmasın" yaşama planıyla yetiştirildik, en azından benim çevremde bundan farklısı yok. (belki dizel değil de tüp isteyenler olabilir, tam emin değilim) Amaç nedir? Ölümü beklemektir. Beklerken de idare etmeye çalışmaktır. İşte bu kadar geçici, bu kadar monoton, bu kadar sıkıcı, bu kadar normal bir şey bu kapitalzm finoluğu. Bu kadar yaşamayı umursamamazlık. Aşırı normallik.


Lars von Trier'cilik yaptığım yok, insanlara ne yapmaları gerektiğini söyleyecek veya ne ucuz hesaplara sahip varlıklar olduğunu göstermeye çabalayacak kadar kibirli değilim. Bu yazdıklarım her şeyden önce kendime bir eleştiridir. Çözüm konusunda da pek çok farklı kaynağın (Hint Felsefesi, Schopenhauer, komple felsefe tarihi) dedikleri aynı kapıya çıkıyor zaten: red. Fakat esas sorun şu:

Bunu hangimiz yapabilir? Süper egonun normallik cumhuriyetine 21. yüzyılda kim baş kaldırabilir?

25 Mart 2008 Salı

Esrarengiz araba plakası

"Biliyor musunuz, bu akşam akıl almaz bir şey geldi başıma, plakası ARW 357 olan bir araba gördüm. Düşünebiliyor musunuz? Bu akşam eyaletteki onca plaka arasından o müstesna plakayı görme olasılığım ne kadardı acaba? İnanılır gibi değil doğrusu!"
--Richard Feynman
Çoğumuzun çevresinde vardır, hatta bizzat biz o çoğunluğun içinde olabiliriz, insanların çoğu etrafındaki pek çok olayı metafizik, paranormal, Allah'ın işi gibi konuların kapsamına giren olaylara bağlar. Samanyolu'nun dizileri bunun en tipik örnekleridir.
Gayet normal görünen bir olayı sırf normal olmadığını düşünmek istediği için bazı sebepler uydurarak "aha bak bu şundan olmuş" şeklinde tespit yapan insanların bu tespit hevesini, doğaya veya insanlara karşı güçsüzlüğünün olabilceğini düşünüyorum. İlahi adalet, kötülerin bu dünyada da cezasını bulması... bunlara örnek olarak verilebilir, daha da örnek isteyen her akşam Samanyolu, Kanal 7 veya türevlerini izleyebilir. Örnek konusu insan, yenilgiyi daha işin başında kabul etmiş ki, bunun tamamen normal bir olay olabileceğini anlayamıyor. Halbuki aslında her şey o kadar gelişigüzel ve birbiriyle içiçeki; bazılarına anlam verip, bazılarını görmemezlikten gelmek, aslında insanın ne kadar benci bir varlık olduğunu bir kez daha kanıtlıyor.
"Varolmak susamadan içmek gibi bir şeydir."

5 Mart 2008 Çarşamba

Oynaşan bilinç


"Yoksunuz."

Bedenim, metriksteki tüplere benzer bir tüpün içinde, sadece bilincimi açık tutacak şekilde dışarıdan besleniyor. Bilincim iflas edene kadar beslenmeye devam edeceğim, sonrası sonsuzluk...

Bilinç çok garip bir şey, beni az daha dünya denen bir yerde yaşadığıma, hatta annem, babam, arkadaşlarımın olduğuna inandırıyordu. Anlattığına göre akla hayale sığmaz bir evrenin içinde görülmeyecek kadar yer kaplayan dünya gezegeninde, Asya ile Avrupa arasında arasında köprü gibi bir ülkede yaşıyormuşum. Annem ve babam, ki bunlar insan denilen karmaşık bir organizmaymış, 25 - 30 yıl önce tanışıp aşık olmuşlar (insanların birbirinden hoşlanma durumu) ve sonrada ben ortaya çıkmışım. Ne komik!

Bu dünya gezegeninde inanma denen bir şey de var. İnsanlar, evrenin merkezinde olduğunu sanacak kadar kibirli organizmalar, güneşin doğup batmasının çok daha eski olduğu tarihlerde (yıl deniyor buna) kendi zaaflarını, adaletsizliği ve ruhsal rahatsızlıklarını giderebilmek amacıyla inanıyorlar. İşin daha da komik yanı evrenin kendi etraflarında döndüğü ve bu koca evrenin sırf kendileri içi yaratılmış olduklarına inanabilecek kadar bencil ve zekilik özlemiyle yanıp tutuşan bu cahiller, bunlara gerçekten inanıyorlar. İnanılır gibi değil!

Bilinç denen şey gerçekten garip, tüm bu uydurmalarına gerçekten inanmamı bekliyordu belki de. Ah, bunları yutmayacağımı birazcık anlayabilseydi buna hiç kalkışmazdı ama ne yaparsınız.. Yemezler!

Dış dünyanın tamamen bilincin üretimi olduğu ve etraftaki herkesin bilincin uydurması olduğu düşüncesi yeni bir düşünce değil. Peki ama, böyle düşünen birine, düşüncesindeki yanlışlığı nereden başlayarak anlatmak gerek?

Ya da bir dakika, düşüncesinin yanlış olduğunu kim söyledi ki?

29 Şubat 2008 Cuma

Göremeyen gözlerle bakmak


Bazı şeylerin değeri bizden uzaklaştıkça artar, insan doğası gereği kabullenmemiz gereken şeylerden biridir bu. Mesala Sokrates şu an yaşıyor olsaydı, günümüz entellektüel ve felsefe araştırmacılarının peşinden koştuğu bir insan değil, hayatını sokaklarda geçiren pis, bakımsız ve üstelikte eğitimsiz bir "insan hayvanı" olurdu. Onun Sokrates olduğunu anlamak için entellektüellerin yüzlerce yıl çiftleşmesi, anca o süre sonunda doğanların onun değerini anlaması gerekirdi büyük olasılıkla.

"Neredeyse tüm görüşlerimiz, düşüncelerimiz, üstün sayılan kişilerden gelme, başkalarından alınmadır.

...Sokrates'in bize dostlarınca aktarılan konuşmalarını herkes beğendiği için biz de beğeniyoruz, kendi bildiklerimize dayanarak değil. Aramızdan Sokrates'e benzer biri çıksa çok azımız değer verirdi ona.

...Hepimiz güzel olan şeyleri yalnız sivri, şişkin, süslü püslü olarak seviyoruz. Saf ve sade olanlar bizim kaba gözlerimizden kolayca kaçıyor."

Kendimiz Gibi Düşünme - Montaigne

Uzaklaştıkça, daha doğrusu elden kayıp gidince değeri artan değerlerden biri de dostluktur. Lise dönemini her şeyin aslında daha kolay olduğunu, veya tek sorumluluğumun sınavlardan eli yüzü düzgün bir not almak olduğunu düşündüğüm için değil, her allahın günü yaptığım sohbetlerden dolayı özlüyorum. Zira esas dostluğun değeri de kimsenin kimseye bakmak zorunda olmadığı dönemde anlaşılıyor.

Göremeyen gözlerle bakmak çoğu zaman daha fazla mutlu ediyor.

Montaigne, Etinne de la Botie, Epikuros da Metrodus, kız kardeşi, matematikçi Poliyanus, Leonteus gibileriyle yaşarken fark etmiş ki "insanın bütün hayatını mutluluk içinde geçirmesine yardım etmek üzere bilgeliğin bize sundukları arasında en önemlisi dost edinme yetisidir". Hatta Epikuros bu konuda şöyle der: "Bir şey yiyip içmeden önce ne yiyip içeceğinizi değil, kiminle yiyip içeceğinizi düşünün; çünkü yanında arkadaşı olmaksızın yemek yemek ancak bir aslana ya da kurda mahsustur." İşin biraz daha derinine inersek; dostu bu kadar gerekli kılan şey bir nevi Güzin abla olması değil; pek çoklarının sandığı üzere paylaşmanın verdiği mutlulukta değil. Ne benciller tanıyorum paylaşmayı aklına bile getirmeden bir şekilde dostluklar kurabilmiş olan. Dost edinmenin insana sağladığı esas yarar, insana "normal olduğunu hissettirmesidir" bana kalırsa. İlkokul münazaralarını hatırlayın, normal olan bir dünyada anormal olmak kolay mı sizce? İşte dost bu noktada devreye girip kelimenin başındaki -a'yı söküp atar, paylaşmayı aklınıza getirseniz de, getirmesenizde.

Dost edindiğini sanmış birisi için aydınlanma anı, hiç dostu olmamış -ki bunların sayıları hiçte azımsanacak kadar değildir- birinden daha zordur. İnsan doğası gereği kabullenmemiz gereken şeylerden biri de nankörlüktür. Sadece en bilge olan kişi, geçmişe şükredip şimdi de aynını istememe olgunluğunu gösterebilir. O zaman bu ucuz piyesin içindeki insan ne yapmalı, öfkesini arkadan konuşup kendini küçülttüğünü fark etmeyerek mi çıkarmalı, üzüntüsünü uzaklaşarak mı gizlemeli, yoksa her zaman olduğu gibi kimsenin bakmadığı -belki de bakmasına izin vermediği- penceresini bir kez daha kapatıp şarkılarda, satır aralarında, filmlerde mi aramalı teselliyi? Bu bilinmezlikten dolayı, o insanın işi daha zordur işte.

Göremeyen gözlerle bakmayı istemekten başka yapılabilecek bir şey yokmuş gibi geliyor.

27 Şubat 2008 Çarşamba

Erostrate

"Bayım, tanınmış birisiniz, kitaplarınız otuz bin satılıyor. Bunun nedenini size söyleyeyim: İnsanları seviyorsunuz da ondan. İnsancıllık kanınızda var: Talihin işi. Topluluk içinde olduğunuz zaman çiçek gibi açıyorsunuz. Hemcinslerinizden birini görür görmez, tanımasanız bile, ona karşı kanınızın kaynadığını hissediyorsunuz. Bedenine, konuşma biçimine, istenildiği zaman açılıp kapanan bacaklarına ve özellikle ellerine bayılıyorsunuz, ellerine: Her elde beş parmak olması ve başparmağın öteki parmakların karşısına çıkartılabilmesi hoşunuza gidiyor. Yanınızdaki komşunuz masanın üstünden bir fincan aldığı zaman haz duyuyorsunuz, çünkü insana özgü ve kitaplarınızda sık sık betimlediğiniz, maymunun hareketinden daha az yumuşak ve daha az hızlı bir fincanı tutma biçimi var, ama daha zekice, değil mi? İnsanın etini, yeniden hareket etmeye alışan bir ağır yaralının yürüyüşünü, her adımda yeniden icat eder gibi olan görünüşünü ve yırtıcı hayvanların bile dayanamayacağı eşsiz bakışını da seviyorsunuz. İnsana kendi kendinden söz etmek için uygun olan söyleyiş biçimini bulmak da kolaydı sizin için: Edepli, ama çılgın bir biçim. İnsanlar kitaplarınızın üstüne iştahla atılıyorlar, onları rahat bir koltukta okuyorlar, sizin onlara ulaştırdığınız bahtsız ve ölçülü büyük aşkı düşünüyorlar ve bu birçok şeyin avuntusu demek oluyor onlar için; çirkin olmanın, kötü olmanın, aldatılmış koca olmanın, yılbaşında aylıklarının artmamış olmasının. Son romanınız övülerek dillerde dolaşıyor: İyi bir çalışma.

İnsanları sevmeyen bir insanın olabilceğini bilmek sizi meraklandıracaktır sanıyorum. İşte ben, hem de öylesine az seviyorum ki onları, yarım düzinesini hemen şimdi öldürebilirim. Belki kendi kendinize sorarsınız: Neden sadece yarım düzine diye? Çünkü tabancam altı mermi alıyor. İşte bir canavarlık, değil mi? Üstelik de tam anlamıyla siyaset dışı bir davranış. Ama size diyorum ki: ben onları sevemem. Ne hissettiğinizi çok iyi anlıyorum. Ama onlarda sizi çeken şey beni tiksindiriyor. Bir iktisat dergisini sol eliyle karıştırarak edepli edepli yemek yiyen adamlar gördüm ben de sizin gibi. okların sofrasında olmayı yeğlemem benim hatam mı? Yüz çizgilerini bir yana bırakırsanız, insan yüzüyle hiçbir şey yapamaz. Ağzını kapalı tutarak bir şey gevelediği zaman ağzının kenarları iner ve kalkar, sanki durmaksızın dinginlikten ağlamaklı bir şaşkınlığa geçer gibidir. Siz bunu seversiniz, biliyorum, siz buna Zeka'nın uyanıklığı diyorsunuz. Ama bu benim midemi bulandırıyor, nedendir bilmiyorum, ben doğuştan böyleyim.

Aramızda ancak bir beğeni ayrımı olsaydı tedirgin etmeyecektim sizi. Ama her şey sizin yeteneğiniz varmış da benim yokmuş gibisine akıp gidiyor. Amerikanvari hazırlanmış ıstakozu sevip sevmemekte özgürüm, ama insanları sevmiyorsam bir zavallıyım ve günışığında bana yer yok. Onlar hayatın anlamını kendi tekellerine aldılar. Umarım ki söylemek istediğimi anlıyorsunuz. Üstünde "insancıl olmayan buraya giremez" yazılı kapıları otuz üç yıldır zorluyorum işte. Giriştiğim her şeyi bırakmak zorunda kaldım. Seçmek gerekiyordu: Ya uyumsuz ve mahkum edilmiş bir girişimi, ya da er geç onların çıkarına yönelmesi gereken bir girişimi. İnsanlara kesin olarak aktarmadığım düşünceler; onları kendimden ayırmayı başaramıyordum. Düşünceler, hafif organik devinimler olarak içimde kalıyorlardı. Kullandığım aygıtlar da öyle, başkalarına ait olduklarını hissediyordum. Sözgelişi sözcükler; bana ait sözcükler olsun isterdim. Ama kullandığım bu sözcükler, bilmiyorum kaç bilinçte sürüklendi. Sözcükler, başkalarında kazandıkları alışkanlıklar gereğince benim kafamda kendi kendilerine düzene giriyorlar ve size yazarken bu sözcükleri kullanırken tiksinti duyuyorum. Ama bu sondur artık. Size söyledim: İnsanları sevmek gerekiyor ya da ufak tefek işlerle uğraşmanıza izin verilirse bu yeter. İyi, ama ben ufak tefek işlerle uğraşmak istemiyorum. Şimdi tabancamı kaptığım gibi sokağa ineceğim ve onlara karşı bakalım ne yapılabilirmiş göreceğiz. Hoşça kalın bayım, karşılaşacağım insan siz de olabilirsiniz. Kafanızı patlatacağım zaman duyacağım zevki siz hiç bilmeyeceksiniz.

Böyle olmazsa -büyük bir olasılıkla olmayacak- yarının gazetelerini bir okuyun. Gazetede Paul Hilbert adında birinin öfke anında sokağa fırlayıp Edgar-Quinet Bulvarında beş yayayı temizlediğini yazdığını göreceksiniz: Büyük günlük gazete haberlerinin ne anlam taşıdığını sizin kadar kimse bilmez. Benim öfkeli bir adam olmadığımı anlayacaksınız şu halde.


Tam tersi, ben çok sakinim ve en derin duygularımın kabulünü rica ederim bayım.

Paul HILBERT''

Jean Paul Sartre
Çeviri: Eray Canberk

25 Şubat 2008 Pazartesi

Artık sürpriz yok!


Hayatta hiçbir zaman kendini sürprizlere açık bırakmayacaksın.

Gizem & Ceren
25.02.2008 Pazartesi
Bilanço çıkışı - Kadıköy






"Sürprizlere açık olun."

Farkında olmadan aslında hepimiz bu cümle ve benzerlerini hayatımızın pekçok noktasında duymuşuzdur. Nedense herkes bir şekilde hayatımızda yaşayacağımız beklemediğimiz olaylara karşı hazırlıklı olmamızı ister, sanırım böyle istemelerinin nedeni de sürprizden sonraki süreci kolaylaştırıp, hayatımıza kaldığımız yerden devam edebilceğimizi düşünmeleri.

Bence sürprizlere açık olmak, her şeyin gelişigüzellik içinde akıp durduğu bir oluşuma kendini kaptırmak anlamına geliyor. Tıpkı bilinen bir yolda kaybolmak gibi...

Belirsizlik ve sürprizler,
Hayatın cümlesi.
Doğumum sürpriz
Ve Ölümüm.
Arasındakiler...

Yok, artık!

sürpriz yok, acı yok - acı yok, kötü yok - kötü yok, iyi var...



22 Şubat 2008 Cuma

Ayın karanlık yüzü


There is no dark side of moon,
it's all dark...

Bazı müzisyenlere ilham kaynağı olup dünyanın en çok satan ikinci albümünü yaptırabilen, sahildeki görüntüsüyle aşıkları yan yana getirtebilen, kimini kurt adama dönüştürebilen, daima da gizemli bir şekilde gökte duran yuvarlak bir top ay. "Benim için küçük, insanlık için büyük bir adım..." Ayın o giz perdesini biraz aralayan bu adamın 1969'da söylediği bu sözleri hatırlıyorsunuz değil mi? Ayın karanlık yüzüne bakan adamın yani.. Onlardan daha büyük insanlar ise ne demiş: "ayın karanlık yüzü yok, o komple karanlık zaten..."

Kurt adam, aşk, müzik gibi olayların yanı sıra bir de güç yarışı gibi bir dünya etkisi bırakan, yuvarlak top bu ay. Bir yandan blue jean giyip, kola içen; diğer yandan da "kahrolsun emperyalizm! sistemin çarklarına teslim olmayacağız." diye bağıran yitik bir ulusla amerikanın yarışından bahsediyorum.

20 temmuz 1969... Güç yarışının sona erdiği gün..

Ya da dünyanın öyle sandığı gün..
Bugün okuduğum bir mail aslında bunları yazmamı sağladı. Mail'de Avustralyalı araştırmacı John Sarkassian, ayda çekilen fotoğraflara dayanarak aya hiçbir zaman çıkılmadığını söylüyor. "Resimleri dikkatle inceleyin.. Atmosferin olmadığı bir yerde yüzeye dikilen Amerika bayrağı rüzgarla dalgalınır mı? Yada 70 kiloluk Neil Armstrong'un ayağı ayın yumuşak yüzeyi sayesinde 30 cm içeri gömülürken, tonlarca ağırlıktaki uzay gemisi kayaya mı denk gelmişte izi bile olmadan ayın yüzeyinde öylece duruyor? Kilometrelerce uzaktaki güneş, ayın yüzeyindeki taşlara o kadar büyük gölge yapar mı? Gölgenin içinde bulunan Armstrong, o kadar parlak nasıl görünebilir, bir yerden yansıyıp kendini aydınlatan bir ışık mı var?"

Bu soruları "dur şu kasedi izleyeyim de öyle ortaya teori atayım, sonra göt olmayayım" düşüncesiyle sormaya niyetlenen Sarkassian, NASA'ya ayda çekilen görüntülerin kasedi için başvurur.. Aldığı cevap ne olsa beğenirsiniz?

"Görüntüleri hiç bir yerde bulamıyoruz."

Görüntüler yıllar önce imha edilmiş, tabi ki bulamazsınız.

"Güç yarışı Amerika'nın daha fazla güç harcamasıyla sona erdi sayın seyirciler. Yarışın galibi tam 30 cm ile Armstrong ve ekibi oldu. Armstrong, benim için küçük, dünya için büyük bir güç oldu dedi." Bu olayın üzerinden yaklaşık 40 yıl geçmiş ama.. Şimdi düşünüyorum da hakikaten dünya için büyük bir adım olmuş galiba. Öyle ki, SSCB bile yemiş.

There is no dark side of the moon,
it's all dark...

Belki orasını halen bilen kimse yok...