+ Konuşmasına bakarım.
Düşündürücü cevap çok da gecikmez:
Konuşunca adam mı oluyoruz ki biz?
Virüs denilen oluşumun mantığı hemen herkes için anlaşılabilirdir: içeri sız, kendini kopyala, ortamlara ak; bu bilgisayar virüsleri için de, canlı olup olmadıkları tartışmalı biyolojik virüsler içinde geçerlidir. Elbette ki bu işlerin de yolu yordamı vardır, zira ortamlara akmak için virüslerin "çaktırmama, donanımlı olma" gibi birtakım ön gereklilikleri yerine getirmesi gerekir; aksi takdirde enselenmesi an meselesidir.. Peki ortamlara akmakla (isminin çekiciliği dışında) ne kazanır ki bu virüsler, amaçları nedir? Belki de Richard Dawkins'in bencil dediği genler gibi, onların da tek derdi kendi egolarıdır; amaç onlar için fazla büyük bir sözcüktür.
Değişmişim. Böyle söylediler. Herakleitos'un Panta Rhei'sinden daha farklı bir değişim bu, bir insan için kullanıldığında değişim, kulağa kötü gelen bir kelime.
İşin kötüsü ne biliyor musunuz? "Değişmişim, hah, kıçımın kenarı" diyemiyor olmamdı. Beynim bir yandan kabullenmeye çalışırken diğer yandan haklısın diye haykırmak isteyen ağzımı tutmaya çalışıyordu. Tutsa ne olacak ki, kimi kandıracaksın aptal beyin?
Evet, sanıyorum değiştim. Olayı gittikçe vahimleştiren Uğur Dündarsal bir yaklaşım sergilemek istemem ama işin daha da kötüsü, sanki böyle olacağını biliyordum. Stoacı Seneca haklıydı, insanların, dünyanın neye benzediğine ve başka insanların nasıl olduklarına ilişkin tehlikeli olabilecek kadar iyimser fikirleri insanı öfkeye sürüklüyordu.
Düşkırıklığı öfkeden doğuyordu çünkü.
Bir hoşnutsuzluk bürümüş düşüncelerimi. Öyle söylediler. Daha fazlasını gördükçe daha hoşnutsuz olmaktan daha doğal bir şey olabilir mi ki? Hayran olunacak birileri yaşamıyorsa, en azından benim etrafımdan, gökten tapılası bir insan modeli mi indireyim? Yalnız hemen sinirlenmeyelim, sanıyorum nefes alabilmek için bunu yapmak lazım. Ya da bir hipodroma gidip gözlerimin yanlarını kapattırmam lazım. Al eline kuponu, hadi bakayım.
Daha önceki yazılarımda doğallıktan bahsetmiştim. Dışarıya çıkınca 38 bayandan 32'sinin sarışın-mavi gözlü-esmer tenli olduğu bir ortamda doğallıktan bahsetmek komikmiş, bunu gördüm. (kalan 6 kişi de siyah saçlı-esmer tenli veya bildiğimiz gotik kombinasyonuna sahip, solaryumdan taze çıkmış çoğu) Ya analar artık güzellik-çirkinlik kavramını aştı, canı sıkıldıkça taş bebekler doğuruyor, ya da feci şekilde kandırılıyoruz. Dış görünüşe, buz dağının görünen kısmına değiniyorum, arkası daha da vahim çünkü. (Titanic olup toslayıp batasım gelir diye bir halk türküsü vardır bu gibi toplumsal sorunlarla karşılaşıldığında söylenilegelen) Böyle bir ortamda hayal kırıklığı, öfke, nefret, hoşnutsuzluk çok mu ki?
Doğuştan getirdiğim bir mutsuzluk mekanizmasını körükleyerek kendimi haklı çıkarmaya mı çalışıyorum, yoksa karamsar olmak 21. yüzyılı yaşıyor olmanın doğal bir gerekliliği mi? Bu iki sorunun cevabı ne olursa olsun, insanların arasına karışabilmek için ya gözleri kapattırmak, ya da rektumdan tapılası bir insan modeli çıkartarak acıyla geçen bir hayatın sonuna kadar hayali bir yol göstericiye baka baka kendini tatmin etmek, onu ölene kadar dış dünyadan izole etmek gerekiyor sanırım. Eh, zaman kötü.. bir tarafları kollamak lazım.
Geçenlerde doğallıktan bahsetmişim. Bu gidişle de çok bahsedeceğim.
Sene 1990. 2. yaşımı henüz bitirmişim. Televizyonda Twin Peaks diye bir dizi oynuyor, David Lynch çekmiş. Bahçeden oyunu bırakıp henüz geldim, kendimi kanepeye bıraktım, dedim Twin Peaks başlamıştır şimdi. Yok ya öyle değildi. Sene 2004 müydü neydi, daha yeni haberim olmuş 14 sene önce Twin Peaks diye bir dizi çekilmiş olduğundan, o zaman izliyorum. Başrıoldaki adam (dedektif) Tibet'ten bahsediyor; komünist Çin tarafından 1950'de işgal edildiğinden, Dalay Larna'dan, oranın ne kadar ruhani bir ülke olduğundan falan. Sonraki sahnede Lucy'yi görüyorum (polis merkezindeki kızcağız), elinde Tibet diye bir kitap. Kendini sayfalardan akan spiritualizme bırakmış; 2 gün önce bir kız vahşice öldürülmüş mü, cesedi naylona sarılıp denizin kenarına mı bırakılmış, umrunda değil.Tibet'in nasıl bir ülke olduğu hakkında o bölümden sonra kabaca bir fikir sahibi olmuştum: bu vahşi dünyanın ortasında ruhani aleme sıkıca tutanabilmiş huzur dolu insanların ülkesi. Hatta tıpkı Lucy gibi ben de o ruhaniliğe 50'li yıllarda Elvis Presley görmüş bir genç kız gibi bakardım eğer Tibet diye bir kitap bulsaydım.
Sene olmuş 2008, ben yavş yavaş görüyorum ki işler o kadar da pembe değilmiş. Bu kişisel ufak çaplı aydınlanmamda günümüzün pek değerli feylesofu-sosyoluğu Slavoj Zizek'in bir yazısı da hayli etkili oldu. Le Monde Diplomatique'in Mayıs 2008 sayısındaki Zizek'in Tibet-Çin ilişkileri hakkındaki yazısı hem öteki-ötekileştirme kavramları hem de insanların kaçış çabası açısından çok güzel noktalar içeriyor.
(bu arada "Le Monde mu okuyon len entel" diyebilcek olanlar için "yok ya internette rastladım" cevabını vermek isterim)
Çin'in yaptığı söylenen zorbalığa karşın "aa olmadı" diye iç geçiren ama bunun için de hiçbir şey yapmayan, yani umursamıyormuş gibi görünüp umursamıyormuş gibi yapan Batı'nın derdi nedir? "Batının asıl derdi otantizm" diyor Zizek:
"Batı'da bu kadar çok insanın Çin'e karşı protetolara katılmasının ana nedenlerinden biri ideolojik: Dalay Lama'nın ustaca liderliğini yaptığı Tibet Budizmi New Age hedonist ruhaniliğin (ki giderek bugünün ideolojisinin hakim biçimi haline geliyor) önemli referans noktalarından biri. Tibet'in cazibesine katılmamız, orayı hayallerimizi isnat ettiğimiz efsanevi bir yer haline getiriyor. İnsanlar otantik Tibet yaşam tarzının kaybedilmesine ağıt yakarken, gerçek Tibetlileri umursamıyor: Tibetlilerin bizim adımıza otantik biçimde ruhani olmasını istiyorlar, zira böylelikle çılgınca tüketmeyi sürdürebiliriz."
Batı'nın Tibet konusundaki derdi otantizm olabilir ama genel olarak, ki bu sadece Batı'nın bir derdi değil, insanlarda bir ötekileştirme hevesi var: ötekileştirerek kendi varlığını sağlamlaştırma veya kendi ideolojik-ahlaki-dini inanç ve düşüncelerini olumlaştırmak, ya da mevcut konumundan bir kaçış noktası yaratmak (ve böylece çılgınca tüketmeyi sürdürebilmek). Bunu daha geçenlerde yazdığım yazdığım yazının öznesi Avusturyalı "sapık baba" olayında da görüyoruz. İnsanlar o kadar iğrendiler ki bu adamdan, bilinçaltındaki bastırılmış en sert duygularını ve her türlü genel ahlaka aykırı sapıklıklarını tümüyle bertaraf edip kendilerini temize çıkardılar, pırıl pırıl insanlar oldular. Ve çok daha önemli olaylar meydana gelmekte iken insanlar bu olayı konuşmayı tercih etti. (Türkiye'de de biraz yer buldu bu olay ama yabancı basında ciddi bir biçimde tartışma konusu oldu, psikiyatrlar nörologlar filan devreye girip arkadaşın çocukluğuna indiler günlerce vs...)
Hemen hepimiz "elitizm"in çeşitli aşamalarında gezinip dayanamayıp agolarımızı patlatıveririz arada; birini eleştirirken çaktırmadan kendimizi överiz aslında haberimiz bile olmadan. Hatta o birinin bizzat kendimiz olduğu durumlar da olabilir. ("ay küçükken çok yaramazdım siseleri balkondan atar, prizlere oyuncak sokardım." Hmm, şimdi yaramaz değilsin, adam oldun yani he mi?) Ama bu iş toplumsal düzeyde gerçekleştiği zaman çaktırmadan ortaya konulan "biz" ve "öteki" kavramları toplumsal egoizmin hayli tiksindirici boyutlara ulaşabileceğini gözler önüne seriyor. Tibet de, Fritzl da, hatta Gazze'dekiler de öteki olmanın umursamazlığını yaşıyorlar.
Sonuç olarak; karizmatik bir sonuç paragrafı veya sorumu sorup kaçarım temalı bir soru cümlesi yazmadım. Böyle yani. Tespitimi yaptım, kaçayım.
1. Londra'nın merkezinde, George Dönemi'ne ait neoklasik bir ev.
"Maaşiin.. maaşiin maassaayah. Teeyk mii, intuu dıı faayaa.."
Aşağıda okuyabilceğiniz ufak hikaye, A Silver Mt. Zion'ın bir şarkısını dinlerken sürekli aklıma gelen görüntüleri anlatıyor. Dolayısıyla ricam şudur ki, bu yazıyı şarkıyı dinleyerek okuyun. Şöyle alalım. (not: şarkı başladıktan 1-2 dk sonra hikayeye başlarsınız şukela olur. Kısa zaten hikaye.)Meleklerin sesi olmadığı kesindi, ama rüzgarın bunu kulağına getirdiğini hissediyordu. Kafasının içinde bu söz yankılanırken, koşmaya başladı. Yolun sonu görünüyordu artık.
Uçurumun kıyısında, gökyüzünü izledi bir süre. Melekler de konuşmuyordu artık, yalvarmıyordu. Kapalı gökyüzü, onu kendisine çağırıyordu. Bir süre daha izledi bu "huzuru".
Ve göğün sesini dinlemeye karar verdi.
Boşluğa ilerlerken, yüzünde garip bir gülümseme vardı.

"Biliyor musunuz, bu akşam akıl almaz bir şey geldi başıma, plakası ARW 357 olan bir araba gördüm. Düşünebiliyor musunuz? Bu akşam eyaletteki onca plaka arasından o müstesna plakayı görme olasılığım ne kadardı acaba? İnanılır gibi değil doğrusu!"

