24 Haziran 2008 Salı

Düğün psikolojisi ve normalite

"Maaşiin.. maaşiin maassaayah. Teeyk mii, intuu dıı faayaa.."

Yes'in bu güzide parçasının arasına rüzgarın ısrarla girmemekte direttiği pencereden sızan, bir grup bayanın "yüksek yüükseek, tepeeeleeree" çığlıklarıyla beraber kendimi garip duyguların arasında buldum. Doğu batı sentezinden daha ötede bir etki bu; üretim ile üretilene katkıda bulunma mecburiyeti arasındaki bir çekişme gibi bir şey. Mecburiyet, evet
Her şey bir soruyla başladı..
İnsanlar neden düğünde oynar? Çok basit, pek çoğumuzun aklına gelmeyen, kimilerimizin de belki sorulmasına kızacağı bir soru bu. Geçenlerde bu türkünün bir benzerinin çalınmakta olduğu bir düğünde bulunurken aklıma geldi bu soru ve kalkıp oynayanları inceledim. Dikkatimi daha ilk dakikada çeken şey, bir anlamda düşünce deneyi faresi muamelesi yaptığım "oynayan"ların mutlu olmadığıydı. Gülüyorlardı ama.
Bu ne demek yahu, saçmalık değil mi? Silah zorunu filan geçtim, ailesel bir zorunluluk bile yokken kim kalkıp oynar ve sırıtmak için kendini zorlar ki; önemli olan orada bulunmak, çağrılmanın gereğini yerine getirmek değil mi? Öyle aslında, ama atladığımız nokta şu ki, bu zorunluluk dış taraftan değil bizzat oynayanların içinden geliyor. Bu içten gelen bastırmanın sebebi olduğunu düşündüğüm şeyi açıklamadan önce, birkaç şey anlatmam gerek.
Daha sonra da kayış koptu netekim

Jean-Jacques Rousseau, romantik edebiyat akımının ilk örneklerini taşıyan romanlarında tabiata övgüler yağdırıp doğaya geri dönüşün, uygarlığın kısıtlamaları ile ikiyüzlülüğü reddetmenin çağrısını yaparken, günümüzde, bir fırının camına "hormonsuz ekmek" yazısı astıracak (vardır böyle bir şey) kadar kuvvetli bir doğallık etkisi yaratacağını belki bil miyordu. İşin aslu şu ki; en basitinden "doğal meyve suyu" etiketlerindeki "doğal"lığın oraya yazılma sebebi Rousseau'nun etkili edebiyatından çok, insanın içindeki doğal ve normal olana özlemdir. Bu önlenmez istek ergenlik yıllarına girmeden pek çok kişiye yapışkan bir maske takar ve hepimiz, farkında olmadan, normal olmasına zorladığımız davranışlarımızla birbirimizi yeriz "biz bormaliz ehe" diye. İnsanlar neden "aşık olmak" yerine "çıkmayı" tercih eder sizce?
Düğünde insanlar neden oynar? Genel olmamakla beraber bunun normal o dlmak için olduğunu düşünmekteyim. 30-40 sene önce yerleşmiş şantör kültürünü, yerleşene kadar bazı hanımların (ve beylerin?) belli ki ilgisini çekiyordu ve kimilerinde "ay allah belanı vermesin dayanamam ben kız kalk ooh yandaan" gibi işkembesini hoplatacak bir etki yaratabiliyordu. Ama zamanın ilerlemesiyle beraber gelen "geleneksel yozlaşma", şu an bu müziğin pek zayıflamış halini çarpıcı bir şekilde gösteriyor ve müzik dinletisinden çıkmış bu gelenek, pek çok insanı eskisi gibi oynamaya, "normal olmaya" zorluyor.
Kaptan sağa çek hele soluklanalım az
Şimdi gittikçe derine inerken biraz duraklayalım ve bizzat kendi yargımızın derinine inelim. Bir üst paragrafta biraz ivedi bir genellemeyle, kabaca "düğünlerden ve o müzik olduğu iddia edilen şeyden kimse zevk alamaz, herkes normal olduğunu hissetmek için normallik maskesinin altında oynarken mutlu görünmeye çalışır" iddiasında bulundum. Buradaki esas can alıcı nokta, bu söylemimin düğündekinin müzik olmadığı yargısından hareket etmemdi. Gerçekten kimse zevk alamaz mı bu işten; hiç tanımadığım insanların zevkinin otoritesi olacak kadar mı yüksek yüksek tepelere çıktım şu an? Bu düşüncenin de derinine inmeden, öyle düşünmek de mümkün. Lakin öyle olmadığını da iddia ediyorum ben.

Efendim İsviçreli bilim adamlarının yaptığı araştırmaya göre (bkz. makaleye bilimsellik süsü vermek. yemezler.) belli desibelin üzerindeki sesler insan yavrusuna zevk vermiyor. Daha ziyade, duygulardan çok kaslara hitap ediyor diyebiliriz bu seviyedeki sesler için. Düğündeki "seslerin"de, ortalama bir şehir merkezindeki 80-90 desibellik gürültünün üzerinde olduğunu belirtmeme gerek var mı? Yoksa bile belirtmiş bulundum.

Düğündeki çalınanlar ses değil de müzik olsa, günümüz düğünlerinden zevk alabilen azınlık dışındaki pek çok kişinin de zevk alabileceği türden bir eğlence olabilir ve her ne kadar ben o tarz müzikten hoşlanmasam da, hoşlanan bir kimse herhangi bir düğüne fazlasıyla isteyerek gidebilirdi. Günümüz iç baskıları ise malesef bu ihtimali çok zor kılıyor ve çoğumuzun normallik maskelerini zorla suratlarımıza geçirerek, zormal olmayı çıldırasıya isteyenlerin kalkıp oynamasına sebep olabiliyor.

Hepimiz de birbirimizi yiyoruz. Olayın tamamen farkında olarak ve hiç çaktırmadan.
Ve bazılarımız da, düğün gibi bir olayın bile analizini yapmaya çalışabilecek kadar boş vakit sahibi mesela. Eğitim şart netekim.

bir ekleme: efendim ben burda "ay pek güzel müzik şıkkıdı şıkkıdı oynayalım" insanlarının ruh halini anlatmaya çalışıyorum. Dediğim üzere bu müziklerin pek çoğu duygularından ziyade kaslara hitap ettiği için oraya, örneğin halayda, sırf eğlenmek veya spor yapmak için çıkanlar olabilir. bunların da bir kısmının normal olma hezeyanı içerisinde olduklarını düşünsem de amaçlarının bununla alakası olmayabilir. Mesuliyet kabul etmeyiz.

15 Haziran 2008 Pazar

?

Bizler, ne yöne gideceği belli olmayan bir arabaya bağlı köpekler gibiydik.
"Bir köpek bir arabaya bağlandığı zaman, eğer arabanın peşinden gitmek isterse zaten tasması onu çekecek ve köpek arabanın peşinden gidecektir. Burada, köpeğin bu anlık hareketi rastlantısal olarak kaçınılmaz olanla örtüşecektir. Ancak köpek arabanın peşinden gitmek istemezse bile her durumda bunu yapmaya mecbur kalacaktır. İnsanlar için de durum aynıdır: İsteseler de istemeseler de kaderin kendilerine çizdiği yoldan ilerleyeceklerdir."
İlk başta kederci, ne edek kardeş alın yazımız böyleci, vermediyse Mabud neylesin Mahmutçu, Urfa'da okısford varıdı da biz mi gitmedikçi, mutaassıp bir düşüncenin örneği olarak gördüğüm Zenon'un bu paragrafının, bir başka Stoacı filozof Seneca tarafından da şöyle desteklendiğini görünce bir kez daha düşündüm:
"Tasmasından kurtulmaya çalışan bir hayvan, tasmanın boynunu daha fazla sıkmasına yol açar. Hiçbir tasma yoktur ki hayvan onunla yürümeyi kabullenmektense ondan kurtulmaya çalıştığında boynunu acıtmasın. Ancak bizi canımızdan bezdirecek kadar kötü olaylarla karşılaştığımızda yapabileceğimiz yegane şeyin acılara katlanmak ve kaçınılmaz olana boyun eğmek olduğunu bilirsek teselli bulabiliriz."
Düşünmemin sebebi Seneca'nın böyle desteklemesi değil, böyle bir desteğin Seneca tarafından gelmiş olmasıydı. Geceleri köşe başlarını kesip insanların gırtlaklarına bıçağı dayayan, senatörlerin eşlerini toplu seks yapmaya zorlayan deli Neron'un öğretmeni olma talihsizliği Seneca'nın kaderiydi belki. (deli İbrahim'ler sadece Osmanlı'da yok, Roma da çok deli görmüş geçirmiş) 2 kez istifasını sunmasına karşın istifası kabul edilmeyen Seneca'nın ölümden kaçış olmadoğını anladığı zaman tasmasını çekiştirip durmaktansa olayı kadere bağlaması belki bir çıkış yoluydu.
Yani demeleri odur ki insan kendi gerçekleriyle yüz yüze gelmekten korkmadığı sürece hayata karşı cesur olabilir. Montaigne'in birinin de dediği gibi, insan kendine apaçık olabildiği sürece nefes darlığı yaşamadan soluk alabilir verebilir. (aslında ben dedim bunu şimdi, ama kendisinin de düşüncelerinin ana fikri bundan farklı değil) Hatta 16. yüzyılda (aslında halen) gizlenmesi gereken sandıklar olarak görülen cinsellik gibi konularda söyledikleri, insanın kendine apaçık olması gerektiği konusundaki düşüncelerini sağlamlaştırıyor:
"En yüce tahtta bile üstünde oturduğumuz kendi kıçımızdır. Krallar ve filozoflar da sıçar, hatta kadınlar bile."
Kısacası insan, yaşamın her türlü gerçekliğine karşı açık görüşlü olmalıdır; ancak aşılamayacak dağlara göz dikenin kendisi yorulur, başkası değil.
Gördüğü gibi her aforizmaya hayran kalıp aslında gerçekten anlamını bile bilmemek, lüzumsuz bir insan profili ortaya çıkardığından dolayı, bu kategoriye dahil olmamak için düşündüm biraz. Hangi dağ aşılabilir, dağların aşılma kıstasları nelerdir, yoksa acaba septik takılıp nasılsa doğru bir şey yok, bir yargıda bulunmayalım, takılalım öyle işte hacı mı demek gerek? Azimle basanın taşı deldiği gibi yoksa dağlar da delinebilir mi? Sembolik bir anlamda söylüyorum bunları elbette, zira insanlık fizik biliminde birazcık adım atabildiyse (mesela kazmanın icadı gayet yeterli bir ilerleme olabilir bu iş için) dağlar pekala delinebilir.
Aşılamayacak dağ ile kastedilenin her umutsuzluğa kapıldığında kolay bir çıkış yolu olan kaderciliğin kollarına kendini teslim etmek olmadığı kesindir. Peki Seneca ve Zenon'un bahsettiği bu tasmanın menzili nedir, nereden sonrasına geçmek boğazımızı sıkmaya başlar? Sanıyorum bu sorunun yüzlerce cevabı olurdu ve hiçbiri tatmin edici olmazken hepsi söyleyenine açıklayıcı gelirdi. İşin kötü olan kısmı ise bu soruya bir türlü cevap bulamamak ve doğru olduğunu umursamadan her türlü soru işaretine kafa göz girişmek. Belki bir ömür onlara girişmekle geçecek ama soru işaretini en kırılgan kıvrımında bile en ufak bir değişiklik olmayacak..
Belki...