14 Aralık 2010 Salı



"Music seems to help the pain
Seems to cultivate the brain.
Doctor kindly tell your wife that,
I'm alive - flowers thrive - realize - realize

Realize."

Tarih itibariyle Pink Floyd, The Piper at the Gates of Dawn'u çıkaralı 43 sene olmuş ancak Roger Waters'ın bu sözleri daha eski bir gerçeğe işaret ediyor. Müziğin acıyı dindirmesi, beyni "işlemesi", evrimsel kanıtlar konusundaki yetersizliği nedeniyle üzerinde spekülasyonlar yapılsa da muhtemelen dilin evrimleşmesinden daha eski olgular. Öyle ki, bir yenidoğana ninni söyleyip sallayınca sakinleşip ağlamayı kesmesi, müziğin doğuştan gelen bazı donanımsal yönleri olduğunu gösteriyor. İşin bu kısmı ise araştırmacılara bir hayli zorluk çıkarıyor: herhangi bir yaşamkalımsal avantajı olmayan müzik, nasıl bir doğal seçilim mekanizmasıyla evrimleşmiş olabilir? İnsan için hayati bir önemi yoksa, müzik algısı neden evrimleşmiştir?

Müzik algısının evrimleşmesinin nasılı, yanıttan çok bir soru daha doğuruyor: müzik algısının evrimleşmesi nasıl incelenebilir? Geçmiş yıllara ait, günümüzdeki tonal skalalara göre düzenlenmiş kemikten yapma flütler var, evet; ancak henüz dilin bile olmadığı bir dönemde, doğal olarak arşivlemenin de yapılamadığı 30-35 bin sene öncesinde insanların müziği kullanıp kullanmadığı, kullanıyorsa ne amaçla kullandığı fosil kayıtlarıyla açıklanabilir mi? Hepsinin de ötesinde müzik, tek başına bir mefhum olarak ele alınarak incelenebilir mi, eğer incelenirse bu çeşitli yanılsamalara yol açar mı?
Müziğin tek başına bir mefhum olarak ele alınabilirliği konusundaki sorgulamam garip gelebilir, ancak işin aslı da burada yatıyor. Bunu anlayabilmek için öncelikle beynin müziği algısını anlamak gerekir. Beyin, tıpkı diğer sesler gibi kulaktan aldığı duyuları işitsel sinir aracılığıyla beyin sapına yönlendirir. Burada çeşitli sinir çekirdeklerinde duyulan ses al gülüm ver gülüm ile analiz edilir: kimisi sesin yönünü tayin ederken kimisi örüntüleri (patern) analiz eder. Daha sonra ise kulağın üst taraflarındaki temporal lob denilen (yan lob da denilebilir) bölgedeki özel bir alanda (heschl gyrus) sonlanır. Ardından müzik, sol ve sağ beyinde işlenerek daha karmaşık bir hal alır. Sıradan insanlar müziği daha çok beynin sol tarafıyla algılarken müzikal yönden eğitimliler sağ tarafını da kullanır. Kenarlardaki resimlerde göstermeye çalıştığım üzere, beynin sol tarafındaki 3 ayrı lobda ritmi algılayan bölgeler vardır; ancak önemle belirtmek gerekir ki bu bölgelerin tek işlevi müzik ritmini algılamak değildir ki buna ileride değineceğim. Beynin sağ yarısında ise melodi ve sesin frekansına yoğunlaşmış alanlar vardır. Örneğin melodi algısıyla ilgili yer zedelenirse müzik algısı devam eder, ancak kişi duyduğu müziğin melodilerini ayrıştıramaz. Dolayısıyla müzik tek bir yerde işlenen, tek bir işlev üzerine yoğunlaşmış hücre kümelerinden ortaya çıkan bir algı değildir.

Mademki müziği tek bir mefhum olarak ele almak mümkün değil, o halde indirgemeci bir anlayışla bu algının kökenlerini nasıl araştırabiliriz? Bu, zannediyorum ki bu alanda çalışmalar ortaya koyan pek çok akademisyenin gözden kaçırdığı bir nokta ve çalışmaları da bu gözden kaçırılmış nokta yönünde şekilleniyor. Buna da daha sonra değineceğim, şimdiyse müziğin evrimsel kökenleri konusundaki temel teorilere (ya da iddialara) bir göz atalım:

1. Müzik, Darwin'in The Descent of Man'de tartıştığı üzere, ilkel kadın ve erkeklerin birbirini etkilemesi yönündeki bir araçtır ve binyıllardır insanlar tarafından seçilerek günümüzdeki konumunu almıştır.

2. Müzik, bireyleri bir arada tutmak, motive etmek, veya rakip topluluklara gözdağı vermek adına ortaya çıkmış bir nevi birleştirici bir güç olarak evrimleşmiştir.

3. Müzik, evrimin tatlı bir yan etkisidir, "işitsel cheesecake"tir, özel olarak evrimleşmemiş ama evrim onu bu hale getirmiştir.
Bu iddialardan ilki, bahsettiğim üzere Darwin tarafından ortaya atılmış ve günümüzde Geoffrey Miller tarafından geliştirilmiştir. Müziğin hissetmenin gücüne olan etkisi vurgulanarak, bu sayede müziğin eş konusunda bir tercih sebebi olduğu iddia ediliyor. Örnek olarak Jimi Hendrix'i öne sürüyor Miller. Kendisinin en az 2 kadınla uzun süreli ilişki yaşadığını, onlarca groupie ile ilişkisi bulunduğunu, Almanya - Amerika - İsveç'te olmak üzere 3 tane çocuğu olduğunu ve modern doğum kontrol yöntemleri olmasa çok daha fazla olabileceğini belirtiyor ve buradan özetle şu sonuca varıyor: demek ki müzik, özellikle erkekler tarafından, kadınları etkilemek için kullanılan seksüel bir araçtır. Bu cinsiyetçi bakış açısı kadın müzisyenlerin varlığını, bahsettiği iddianın kanıt eksikliklerini ve yaz akşamları sahilde ateş karşısında klasik gitarla Akdeniz Akşamları'nı çalan yurdum delikanlılarını düşününce, bir hipotez bile olamayacak kadar bilimsellikten yoksun, leh veya aleyhinde bir kanıt öne sürülemeyecek bir iddia halini alıyor.

Bahsettiğim 2. iddia pek çok akademisyenin buluştuğu nokta. Örneğin Stephen Mithen, Neandertallerin lisan sahibi olduklarına dair bir kanıt olmadığını; ancak bir şekilde iletişim kurma yöntemlerinin olması gerektiğini ve bunun adının müzik olabileceğini belirtiyor. Gregory Bryant ve Edward Hagen gibi araştırmacılar ise ilkel insanların iddialı müzikal şovlarla rakip gruplara gözdağı vererek savaşı önleme yönünde müziği kullandıklarını iddia ediyor. Brezilya'daki Mekranoti kızılderililerinin savaş şarkılarının onları nasıl bir kimlik altında buluşturduğunu gözleyen Ohio üniversitesi araştırmacısı David Huron da bu tezi destekleyenlerden. Japon Hajime Fukui de sosyal ve seksüel heyecanları dindirme yönünde müziğin kullanılmış olduğunu düşünüyor. Ancak başlarda da bahsettiğim üzere tüm bu akademisyenlerin bu konuda bir "teori"sinden, hatta hipotezinden bile bahsetmek mümkün değil; zira bu iddiaları doğrulayabilecek veya yanlışlayabilecek kanıtlar elde olmadığı için pek çok evrimsel psikolog düşüncesi gibi "bilimsel görünen ama alakası olmayan iddiaların lanetine" yakalanan bu iddialar, en fazla "olası ihtimaller" olarak değerlendirilebilir.

Sonuncusu ise üzerinde durulması gereken ilginç bir bakış açısı. Bir cheesecake nasıl damağı "gıdıklıyorsa", müzik de beyinde aynı işlevdedir, o "işitsel bir cheesecake"tir diyor ünlü MIT profesörü Steven Pinker. Günümüz insanındaki işlevinden değil, başka bir amaçla yola çıkmış ama bir şekilde homo sapiens sapiens'in işlevi haline gelmiş, kısacası evrimin tatlı bir tesadüfü-hatası olarak nitelendiriyor müzik algısını Pinker. Beynin müzik algısında işlev gören kısımlarının başka görevleri de olduğu, müziğe spesifik olarak evrimleşmiş bir yapının bulunmadığı, ve yukarıdaki iddiaların lehinde bir kanıt bulunmadığı göz önünde bulundurulacak olursa akla en yatkın görünen iddialardan biri bu; ancak açıklamakta yetersiz kaldığı noktalar var. 2 ile 6 aylık bebekler arasında bir araştırma yapan Toronto üniversitesi araştırmacısı Sandra Trehub, bebeklerin modern müzikte de evrensel olarak kullanılan tonal skalalara, tam beşli ve tam dörtlü dizilere dissonant, yani düzensiz dizilere kıyasla olumlu tepki verdiğini gözlemlemiş. Buradan da "müziğin, kültürden ziyade doğanın bir armağanı olduğu" sonucunu çıkarıyor. Bu noktadan hareketle şu sorulabilir: müzik, evrimin tesadüfi bir yan etkisiyse, neden bazı notalar-diziler insanların hoşuna gider, neden tüm kültürlerin müzikleri tonal skalalara ve belli dizilere dayalıdır?
Bu noktada biraz geriye, milattan önce 500'lü yıllara gitmemiz gerekiyor. Tek telli, gitara benzer bir çalgı olan monokortu kullanarak Pitagoras, monokordun telini 1'e 2 oranında bölünce iki telin, tüm müzik eserlerinin temel aralığını oluşturan bir oktavlık aralıkla çaldığını fark etti. Buradan hareketle çeşitli aralıklarla yeni diziler üreten Pitagoras, evrensel olarak kullanılan müzik dizilerinin ortak bir minyatürünü inşa etti. Kısacası Pitagoras matematiksel bir formül buldu dizilerin doğasına ilişkin, ama bunun kulağa hoş gelmesinin sebebi neydi?

Oktav, tam beşli-dörtlü sistemleri, tonalite gibi unsurlar evrensel müzikal kavramlar olsa da, genetik kökenlerinden ziyade işitsel sistemin yan etkilerinden dolayı bunların müziğin temel kavramları olduğunu belirtiyor Duke üniversitesi araştırmacıları. İnsan beyni, kendi türünden olan canlıları tanımak üzere olanca bir çaba gösterir. Örneğin görsel sistemin çabası sayesinde insanlar olmadık yerlerde yüzler görürler; buzlu camda Meryem anayı, Mars'ta mutlu suratları. "İnsanlar örüntü arayan hayvanlardır" diye özetliyor bu durumu Michael Shermer. Araştırmacılar da işitsel sistemimizin benzer yönü olduğuna dikkat çekiyor. Açıklamalarında belirttikleri üzere insan işitsel sistemi, çevresindeki en önemli sesleri, yani insan seslerini algılamak üzere özelleşmiştir. İnsanlardaki vokal yolak, ses tellerinin yarattığı titreşimlerin harmonik bir set halinde dışarı çıkmasını sağlar. Araştırmacıların belirttiğine göre insan beyninin bu seslerin algısına verdiği önem de, müziğin evrensel olarak ortak noktası olan konsonansın, uyumun, bir başka deyişle neden bazı melodilerin kulağa daha hoş geldiğinin açıklaması durumunda: çünkü insan sesine benziyor.

Peki elimizde bu iddiayı destekleyebilecek kanıtlar var mı? Önceden bahsettiğim gibi, ikinci ayda ritmi ayırt edebilen, altıncı ayda da müziğe tepki verebilen bebekler üzerindeki araştırmalar bu iddia ile paralel görülen sonuçlara sahip. Max Planck enstitüsünden Tom Fritz'in, modern dünyanın müziğiyle hiç tanışmamış Kamerunlu Mafa kabilesiyle ilgili araştırması da benzer bulgular ortaya koymuş. Modern müzikle hiç tanışmamış olmalarına karşın kendi ürettikleri tek sesli flüt benzeri bir çalgıyla müzik üreten bu kabile, örneğin korku filmlerinde genelde efekt olarak kullanılan ve metal müzikte de çokça tercih edilen diminished gamına karşı batılının vereceği ölçüde, irkilmiş bir şekilde tepki veriyor. Evrimsel ağaçta daha da geriye gidecek olursak; bu konudaki en yakın akrabalarımız olan şebeklerle (gibbon) yapılan araştırmalar da müziğin iletişimsel bir amaca hizmet eden yönünü destekliyor. Thomas Geissmann'ın şebek galerisinden düet yapan şebekleri dinlemek bile mümkün. (sol taraftaki sound gallery kısmından dinlenebiliyor)

Müziğin evrimsel tercih sebebi olabilecek bir yönü daha var; yukarılarda bahsettiğim yolaklarda gerçekleşen nörokimyasal tepkimeler sonucu salınan maddeler, örneğin endorfin, duygularla ilgili olan beyin kısmını, yani limbik sistemi uyararak yiyecek, seks, uyuşturucu kullanımı veya aşık olmaya benzer bir beyin aktivitesi ortaya çıkmasını sağlıyor. Uğruna yoğun çaba sarf edilen bu kavramları kolayca erişilebilir kılan bir olgunun evrimsel olarak tercih edilmesine pek şaşmamak gerek.

Müziğin evrimsel diseksiyonu insanlar için neden önemli olabilir sorusu, Arthur C. Clarke'ın Ultimate Melody adlı kısa hikayesinde yanıt buluyor. Clarke, hikayesinde müziğin beğenilmesinin, insanın beynindeki sinirsel aktiviteyle müzik arasında olan uyum sonucu oluştuğunu ve bu bağlantılarla maksimum derecede uyuşan, dolayısıyla her insanın sevmek "zorunda" olacağı, nihai besteyi üretmeye çalışan bir biliminsanının öyküsünü anlatır. Müzik olgusu genetik seçilimle aktarılıyorsa, her insanda ortak olan "müzik genlerine" hitap eden nihai bir beste üretilebilir olmalıdır. Yukarıda bahsettiğim araştırmalar ışığında bunun olasılığının çok düşük olduğu görülüyor. Bırakın insanların beğeni farklarını, bir insan dinlediği bir şarkıyı bir kez daha dinlediğinde bile farklı beyin bölgelerinde çalışma görülebiliyor. Araştırmalarla ortaya konulduğu üzere, memlerin güçlü etkisi nedeniyle elit tabakadan hiç kimse arabesk müzik dinlemiyor, hatta milyonlarca kişinin her gün dinlediği bu müziği analiz etmek yerine ondan utanıyor, onu üretememenin bir sembolü olarak görüyor. Elimizde ortak olan sadece çok temel şeyler var, onun dışındaki her şey çok farklı değişkene tabi.

Kısacası 35 bin yıllık kemik flütlerden bugünkü PET, EEG, fMRI gibi yöntemlere gelindiğinde müziğin evrimi konusunda bir miktar yol alınmış olsa da elimizde kanıtlarla yere sapasağlam basan bir teori yok. Buna karşın bana göre en akla yatkın görünen açıklama, müziğin, Duke'lu araştırmacılarca öne sürülen insan sesinin frekanslarına benzerliğiyle tonal yapısı açıklanabilecek, Steven Pinker'ın belirttiği üzere evrimin bir yan etkisi olduğu. Öyle ki, yaraları iyileştiren, beyinleri işleyen, eşi benzeri olmayan müthiş bir yan etki. Evrimin en güzel yanlarından biri.

Realize.

26 Nisan 2010 Pazartesi

Die Kapitals

"Şirket" kelimesi (corporation), hukuki anlamda, tek bir kişi olarak algılanır. Bu pek çok açıdan makuldür; zira örneğin 4 ortaklı bir kurumu hukuken temsil eden bir isim, sıfat, fiil, edat yoktur ve bu olay bu kurumla ilgili hukuki meselelerde problemler yaratmaktadır. Bu nedenle bu ortaklar bir araya gelerek anonim şirket olma başvurusu yaparlar ve A.Ş ortaya çıkar.

Buradaki esas ilgi çekici konu, şirketin hukuken bir "kişi" olarak algılanıyor olması. Peki bu şirket çalışanlarına duyarsız, hatta köleleştirmeye eğilimliyse, çevreyi canı istediği gibi kirletebiliyorsa, bir kişi olarak hiçbir ahlaki sorumluluğu üstlenmiyorsa, insanların elinden topraklarını-malını-mülkünü alıp kanunsuz olmayan şekillerde insanlara her türlü kanunsuzluğu yapıyorsa; polisler, doktorlar, insanlar da bu kurumu "kişi" olarak nitelendirebilecek mi? Özellikleri sıralanınca açıkça sosyal davranış bozukluğu görülen bu "kişi"yi hangi psikiyatr nasıl tedavi edebilecek?

2003'te gösterime giren The Corporation adlı belgeselin sorularıydı bunlar. Akıl hastalıkları el kitabında belirlenen her türlü sosyal davranış bozukluğunu sergiliyor görünen şirketlerin kişi olarak algılanabilirliği mantıksız, hatta zararlıydı da. Benim bahsetmek istediğim şey ise ondan 4 sene sonra gelen, Corporation'daki şirketlere dair temel çıkarımların hepsini bir kişi üzerinden görebileceğimiz bir film: There Will Be Blood.

Corporation daha "ne" odaklı bir yapımken There Will Be Blood işin daha çok "nasıl"ına yoğunlaşıyor. Nasıl bu şirketler kontrol edilmesi imkansız devler haline geldi, kim bunlara izin verdi, insanlar uyuyor muydu? Filmde bunu 3 açıdan inceleyebiliyoruz; 1. başarma, daha doğrusu ezme konusundaki hırsı ve manipülasyon yeteneği ile öne çıkan kapitalist adam - Daniel Plainview, 2. kendi saçmasapan düşüncelerini yaymak için kapitalizmin etinden sütünden faydalanan ama yeri geldiğinde başının bowling kukasıyla parçalanabileceğini akıl edemeyen din adamı Eli, ve suya sabuna bulaşmadan sadece günlük çıkarını düşünen koyun halk.

Daniel Plainview, dediğim gibi, pek çok açıdan Corporation'da bahsedilen davranış bozukluğu özelliklerini birebir sergiliyor. Hatta bunu açık açık söylemekten de çekinmiyor:

"I have a competition in me: i want no one else to succeed. I hate most people.

At times, when i look at people, and i see nothing worth liking.

(üvey çocuğuna) You’re not my son; you’re just a little piece of competition: bastard from a basket!"

Daha çok arazi alıp daha çok petrol çıkarmak, daha çok petrol çıkarıp daha çok arazi almaktan başka bir amacı olmayan bir petrolcü Plainview. Bu hırsı ona istemediği kadar para kazandırıyor şüphesiz, ama parasından başka herhangi bir şeyi yok: bir arkadaşı yok, eşi-sevgilisi yok, başından itibaren gördüğümüz çocuğu aslında şirketinin sunumunu yaparken "aile" imajı yaratabilmek için kullanılmış üvey bir evlat, kardeşi diye ortaya çıkan kişi aslında sadece paranın kokusunu alıp gelmiş bir dolandırıcı... Bu yalnızlık ona işinde daha fazla para kazanmak için itici güç oluyor, daha fazla para kazanınca da daha çok arazi alıyor, daha çok arazi alınca daha çok petrol çıkarıyor ve daha çok para kazanıyor. Kısacası içinden çıkmasının pek mümkün olmadığı bir kısır döngü içerisinde. Hırsının kaynağı belli ama, bunu eyleme dökmesini sağlayan, buna izin veren şey ne?

Paul Thomas Anderson burada esas sorunun halkta olduğunu düşünüyor. Din adamı Eli'ın babasına bağırışları bu konuda gösterge niteliğinde:

"You've let someone come in here and walk all over us. You let him in and do his work here, and you are a stupid man for what we could have had. You didn't do anything but sit down. You're lazy, and you're stupid. Do you think God is going to save you for being stupid? He doesn't save stupid people, Abel."

Evlerinin altında yatan petrol cennetinden habersiz halk, nereden geldiği belli olmayan bir adama sırf tatlı diline kanarak 3 kuruşa arazilerini satıveriyor. Bunun olması şaşırtıcı da değil üstelik, zira emlakçıya "buradaki her yer satın alınabilir mi" diye soran Plainview'a emlakçının şaşırıp "elbette" diye cevap vermesi halkın zaten buna dünden razı olduğunu gösteriyor. Evini hemen satmayan, içlerindeki tek akıllı adam da bir şartla Plainview'la anlaşıyor: kiliselerinde vaftiz olup, günahlarından arınırsa! Din adamı Eli'ın inançlı olup olmadığı sorusuna "tüm dinlerden hoşlandığını" söyleyen Plainview için zor olmuyor bu tabii.

Kapitalizmin din ile olan yakın ilişkisini de ince noktalara parmak basarak aydınlatıyor Anderson. Kölelik konusunda din de halktan farklı bir konumda değil, sadece işin sonuna kadar bunun farkına varamıyor. İnsanlara tanrının aptalları affetmeyeceğini söylerken kendi aptallıklarını fark edemiyor, bir yandan da beyinleri komik denilebilecek şovlarla uyuşturuyor. Ayakta kalabilmek için kapital güçle yakın ilişkiler kurmaya çalışan din, yine ayakta kalabilmek için inandığı şeylerin tam tersini bağıra çağıra haykırabilecek kadar da kişiliksiz aynı zamanda. Ve bu tek taraflı çıkar ilişkisi, kapitalin kendisiyle hiçbir işi kalmayınca sonlanıyor: başını ezerek, kanlar içinde.

Sonuç olarak hikayede bir güç savaşı görüyoruz: kapital din adamına, din adamı halka, sonra hepsi halka. Olan halka oluyor ama, tüm bunların buraya gelmesindeki en büyük etken onların aptallığı değil miydi zaten?

27 Aralık 2009 Pazar

Medeni denyoluk

Kronolojik olarak gideyim; temelinde iyilik, yani çoğunluğun işine gelme-zarar vermeme kavramına dayanan dinleri üretebilmiş, babil gibi bir uygarlık kurabilmiş, tuvaleti icat edebilmiş, gerektiğinde tüm üstün görünen özelliklerine rağmen tevazuyu ve gerçekleri tercih edip dünyanın güneş etrafında döndüğünü söyleyebilmiş, Ay Işığı Sonat'ını besteleyebilmiş, kendi boyundan yaklaşık 400 milyon kat uzaktaki uz(ay)a uçabilmiş bir canlı türünün evlatları olarak kendimizi bir şey sanmamız kısmen anlaşılabilir bir olay; kısmen bu yüzden etrafımızdaki her şeye hükmetme hakkını kendimizde bulmamız da öyle. Binlerce yıl alan 21. yüzyıl medeniyetinin inşaası insanları özünden o kadar yabancılaştırmış ki etrafımıza bakıp gelişmiş bir hayvan olduğumuzu kabul etmemiz hiç de kolay değil. Ama zeka denen nöron yumağının bu kadar şey yapıp da özünü komple reddetmesi hiç de anlaşılır bir şey değil. Hayır, hiç de sevgi pıtırcıkları değiliz, sadece gelişmiş birer hayvanız.

Bir insanın bu sonuçları herhangi bir genetik-evrim-biyoloji kitabından çıkarması gerekir. Tabi pek çok insanın bu terimlerin anlamlarını bile bilmediğini düşünecek olursak; muhtemelen sağdan soldan duymuş olabileceği sosyal psikoloji deneylerinden de haydi haydi çıkar. Hadi onu da duymadı diyelim, ilkokulda gördüğü tarih dersinde duymuş olması lazım Asurluları filan. (duymamış olanlara not; vahşi ve zalimliğiyle ünlü bu yukarı mezopotamya ülkesi pek çok kez hiçbir neden yokken sağa sola saldırmıştır; belki ganimet, belki toprak, çok kez sırf prestij ve düşmanlarının gözünü korkutmak için) Hadi tarihi de geçtim, günümüzde de devam eden savaşları, veya 2. dünya savaşını falan da duymamış olamaz bu insan. Peki bu insan neden saftirik bir hümanizm içinde kozasından yeni çıkmış gibi papatyalardan papatyaya koşup oynamaktadır?

30-40 yıl önce yapılan kimi sosyal psikoloji deneyleri de insanların sevgi pıtırcığı olmadığına dair önemli sonuçlar ortaya koydu. Derinde yatan şaşırtıcı bir gerçeği açığa vuran her şey gibi ilgi çekici olduğu için pek çok yerde karşılaşma olanağı var bunlarla zaten ama ben yine de değineyim. Stanford deneyi veya Milgram deneyi olarak bilinen deney sanırım bunların içerisinde en meşhuru. 1961'de yapılmış bu deneyde çeşitli kişilik testlerinde bir sorun göstermemiş (yani normal, senin benim gibi) kişilere içinden öğretmen veya öğrenci olarak konumunu belirleyecekleri bir kura yapılıyor. Hileli olan bu kurada her deneğe öğretmen sonucu çıkıyor. Öğrenci (ki kendisi sadece bir ses kaydı; yok yani böyle bir kişi) ile aralarında bir duvar bulunan bu deneğe, öğrencisine kimi sözcükleri telaffuz etmesini söylemesi söyleniyor; yanlış bir telaffuzda gittikçe artan dozajda elektrik verilmesi gerektiği de. 75 volttan başlayan bu elektrik olayı zamanla bir insanı rahatlıkla öldürecek düzeylere kadar çıkıyor; deneklerin %70 civarı ise kendisine söyleneni yerine getiriyor ve yanlış telaffuz edilen bir kelime için, otorite öyle söylediği için öldürücü dozlarda elektrik verebiliyor.

Bir diğer meşhur deney ise Philip Zimbardo'nun 1971'de yaptığı deney. Bu sefer hileli olmayan bir seçimle deneye katılanlar arasında gardiyan-mahkum dağılımı yapılıyor; amaç otoritenin altındakilerinin tutumlarını gözlemek. Deneye katılanlar kendilerini öyle kaptırıyorlar ki bir süre sonra şiddet, sinir krizleri, bağırış çağırış alıyor başını gidiyor. Hatta deneyi yapan Zimabardo bile öyle kaptırıyor ki deneyi gözlemeye gelip gördükleri karşısında şaşkına dönen asistanının deneyin sonlandırılması gerektiğini söylemesi üzerine hayrete düşüyor. Neyse ki deney 6. günde sona erdiriliyor. Daha sonra 2001 yılında bu deneyi konu alan Das Experiment adlı bir film yapılıyor.

2. Dünya Savaşı da insan içgüdüsünü anlama adına bir sosyal psikoloji deneyiymişçesine okunabilir bir anlamda. Final Solution denen Yahudilerin katledilmesi olayında önemli bir rolü bulunan Adolf Eichmann bu açıdan incelenesi bir örnek. Yaklaşık 6 milyon Yahudi'nin (2 milyonu gaz odalarında olmak üzere) öldürülmesinde imzası bulunan Eichmann'ın (Gestapo başı) yargılanırkenki tutumu oldukça şaşırtıcı bulunmuş; zira yaptıklarından hiç gocunmayan, sadece kendisine söyleneni yaptığını söyleyen, bu anlamda başarılı bile denebilecek bir devlet memuru. Evet Zimbardo'nun deneyindeki gardiyanlar gibi, ya da Milgram'ın deneyindeki öğretmenler. Hannah Arendt'in kendisi hakkında yazdıkları da pek manidar: "fazlasıyla normal, ortalama, hatta basmakalıptı: sıradan bir devlet memuruydu. dünyanın en sıradışı cinayetlerinden sorumlu bu adam, bunları olabilecek en sıradan güdülerle, iyi bir vatandaş olma isteği, terfi etme gayreti, görev duygusu ve nezih toplum inancıyla işlemişti."

Buna benzer örnekler günlük hayatta da karşımıza çıkıp duruyor; tabi bu kadar belirgin olmasa da. Geçmişten bir örnek vereyim; lisedeyken kekeme ve mülayim mizaçlı bir arkadaş vardı bizim sınıfta. Ara sıra masa tenisi oynamaya giderdi, 2 masa olduğundan 2'li takımlar şeklinde maç yapılıyordu genelde. Ve bu arkadaş kimin takımındaysa (kendisi pek başarılı bir masa tenisi oyuncusu da sayılmaz) takım arkadaşı tarafından hakarete varan sözler işitiyordu. Ama aynı hakaretçi kişinin yanına en az kekeme arkadaş kadar kötü oynayan başka biri geldiğinde aynı kişinin ağzından aynı sözler çıkmıyordu. Buradan, hakaretçi kişinin (ki bu tabii ki tek bir kişi değil, kim denk gelirse) bu zayıf kişi karşısındaki sert şekilde eleştirme-aşağılama tutumlarını, kendisini zayıfın karşısında bir otorite figürü olarak gördüğü yorumunu çıkarabiliriz; aynı zamanda tıpkı bir otorite gibi kendisini eleştirmeye pek yanaşmayışı da bu yorumu destekler. Şimdi bu, zamanında masa tenisi oynayıp ders arasında muhabbet ettiğimiz adamı Milgram deneyine koysak 450 voltu dayamaz mı? Ya da gardiyan yapsak bunu, mahkumlara coplarla kafa göz girişmez mi?

Suç ve Ceza'yı yazmış, Ay Işığı Sonatı'nı bestelemiş olabiliriz ama varoluşumuzun sebebi olan, kendini sürekliliğe programlamış genler bizi ele veriyor. "Nedir yani, adi şerefsiz dalaksız ciğersiz mahluklarız ee yani" denebilir, denmesin, kalbimi kırmayın. Medeniyet zeka denen nöron yumaklarının sayesinde kuruldu; onu ancak bu yumağın denyoca kullanımı geri götürebilir. Yapmayalım bunu, ayıp.

30 Kasım 2009 Pazartesi

Sınırların reddi


"Doğa bizi özgür ve bağımsız yaratmış, bizse tutup kendimizi olmadık çemberler içine hapsediyoruz".
- Montaigne

Bilmeyenler için kısa bir hatırlatma: biz insanız, tek bir atadan gelmişiz. Bu kısa aradan sonra derdimize devam ediyoruz sevgili izleyenler.

Hayır, aptallara hizmet verdiğini gözlere sokarcasına emeklemeyi öğrendiğimizden beri bildiğimiz şeyleri hatırlatarak görevini yaptığını sanan programcılara gönderme yapmıyorum. Bundan habersiz o kadar çok kişi tanıyorum ki, bu hatırlatmaya gerçekten ihtiyacı olmayanları yanıma alsam büyük olasılıkla yalnız kalırdım her zamanki gibi.

Nerede doğduğunu, doğduğu yerden kaç "ırk" geçtiğini, o ırkların kökenlerini, geldiği yerleri bilmeksizin ilkokulda öğretilen sözde milliyetçilik bilgisiyle kendini belli sınırlara (ülke sınırları) kapaması buyurulan insanın bu sınırların "sınır" olduğu bilincine varamadan sınırlar dahiline kıstırılmayı mutluluk sayarak bunu savunabilmesi bana komik geliyor. Bunun altında yatan etken bana kalırsa ev duygusu, yani bir yere, bir millete ait olma duygusu. Ama bu yerin dünyanın kendisi olması gerekirken ufacık bir coğrafi bölge olması bana komik geliyor işte.

Ben Balıkesir'de doğdum, Türk'üm, ama soyum konusunda birkaç yüzyıldan daha öncesi konusunda hiçbir fikrim yok ve en uzaktaki atamın da Türk olduğunu hiç sanmıyorum. Hal böyleyken, benim yanlışıyla doğrusuyla Türklüğü 3 maymun duyarsızlığıyla savunmam benim pek de düşünebilen bir hayvan olmadığımı gösterir. Ama bazıları bunu anlamıyor, Türklük kavramını "yüceltmeyici" söylemlerin öznesinde hep bir tarihsel düşmanlık aranıyor; çevresini bırakın bizzat kendi tarihini umursamayarak. Ama bu kişileri yeterince haksız bulmuyorum, çünkü kişi olarak kendisinin tarihini umursamamak olarak eğitilmişler.

Bugün, eskilerde yaşanmış bir olayın görüntülerini veren televizyonda "her ülke teröristtir" yazılı bir afiş görünce bunlar aklıma geldi, neden doğru olmasın ki? Ama ne demişler, "dinime küfreden müslüman olsa.." O pankartı açan insan acaba hangi amaçla açıyor? Öldürülen Ermeni yazarın katilinin Türkiye olduğunu düşündüğü için mi, kendisinin aslen bir Ermeni olduğundan ötürü bir günah keçisi aradığından mı? Niye orada yürüyor, yoksa tamamen "arı bir Türk" olarak (heh) Avruğa Birliği'nin olası tepkilerini azaltma amaçlı bir sahiplenme yürüyüşü mü bu? O yazarın ismi Hrant Dink değil de Ali Veli olsa yine yürür müydü? (nitekim Ali Veli değil de Ahmet Taner Kışlalı olmuştu o isim.. ve ben yürüyen kimsecikleri hatırlamıyorum) O yazarın ismi Ali Veli olsaydı Deniz Baykal "Allah rahmet eylesin, ülke değerli bir kalemini yitirdi" demesi gerekirken "provokasyonlara gelmeyeceğiz" diyebilir miydi?

Dünya insanına, aslında sahip olmadan dayattırılan bu sınırlar insanları bazen o kadar komik duruma düşürüyor ki yapmacıklığın bu kadar bariz olmasını bazen nedenini sorgulamaksızın sadece komplo olarak görebiliyorum. Atina gibi bir yerde yaşıyor olmasına karşın bir insan, Sokrates, soranlara "dünya vatandaşıyım" diyebiliyorsa, acaba biz nereliyiz?

23 Kasım 2009 Pazartesi

Hokkabaz

"Dikkatli bakıyor musunuz?

Sihirbazlık numarası üç bölüm ya da perdeden oluşur. Birincisi "Vaat" bölümüdür. Sihirbaz size sıradan bir şey gösterir: iskambil destesi, bir kuş ya da bir insan... Son derece gerçek, üzerinde oynanmamış, normal bir şey olduğunu görmeniz için nesneyi incelemenizi ister. İkinci perdeye "Dönemeç" denir. Sihirbaz olağan bir nesneyi alır... ve onu olağanüstü bir hale dönüştürür. Henüz alkışlamazsınız, çünkü bir şeyi yok etmek yeterli değildir; onu geri getirmeniz gerekir.

Şu anda sırrı arıyorsunuz. Ama bulamazsınız; çünkü dikkatli bakmıyorsunuz.

Siz sırrı çözmek değil, kandırılmak istiyorsunuz.

The Prestige"

Bunun üzerine kendimden bir şey eklemektense Platon'un Devlet'inde, yedinci kitapta yer alan pek meşhur mağara söylencesi diyaloğuna değinmek istiyorum, Sabahattin Eyuboğlu'nun çevirisiyle. Ama okumaya üşenenler için Bryan Magee'nin kısaca özetini geçtiği şeklini yazayım, dileyen orjinal metni de okuyabilir.

"Güneş ışığının mağaraya sızmasını engelleyecek uzunlukta bir geçitle dış dünyaya bağlanan büyük bir mağara düşünün. Sadece kollarından ve bacaklarından değil, başlarını çevirip birbirlerini, hatta kendilerini bile göremeyecek biçimde boyunlarından da bağlanmış bir dizi mahkum, arkaları mağaranın girişine dönük olarak karşılarındaki duvara bakıyor olsunlar. Bütün görebildikleri karşılarındaki duvardır; ve bütün yaşamları boyunca bu durumda olsunlar, hiçbir şey bilmesinler.

Mağarada, arkalarında parlak bir ateş yanıyor olsun. Ateşle kendileri arasında bir adam boyu bir duvar bulunsun ve bunu da bilmesinler. Bu duvarın öteki yanında başlarının üzerinde bir şeyler taşıyarak durmadan öteye beriye giden insanlar olsun. Bu nesnelerin gölgeleri, ateş sayesinde mahkumların baktıkları duvarlara düşer ve onları taşıyan insanların sesleri bu duvardan yansıyarak mahkumların kulaklarına gelir. Şimdi, diyor Platon, mahkumların bütün algılayabileceği ya da yaşantıladığı varlıklar, bu gölgeler ve yankılardır. Hal böyleyken, var olan bütün "gerçeklik" ve onunla ilgili deneyimleri üzerine olacaktır.

Eğer mahkumlardan biri zincirlerinden kurtulabilirse, yarı karanlık bu tuzakta geçirdikleri ömür yüzünden her yanı öylesine tutulmuş olacaktır ki acemi hareketlerle kafasını çevirirken bile acı duyacak, ateş gözlerini kamaştıracaktır. Kafası allak bullak olacak ve yine gölgelerin bulunduğu duvara, anladığı tek gerçekliğe dönecektir. Sürünerek mağaradan tamamen ayrılıp aydınlık gün ışığına çıkarsa, sersemleyecek ve kör olacaktır; bir şeyler görebilmesi ya da anlayabilmesi uzun zaman alacaktır. ama sonra, yukarıdaki dünyada yaşamaya bir kere alıştığında, mağaraya dönecek olursa, yine, bu kez karanlık yüzünden geçici kör olacaktır. Yaşadıklarıyla ilgili diğer mahkumlara anlattığı her şey, dillerinde yalnızca gölgeler ve yankılar bulunan bu insanlara anlaşılmaz gelecektir""

Benim söylemek istediğim şudur ki, etrafımızda çıkışı görmesine rağmen o mağaranın dibine gözünü dikmeyi isteyen çok fazla kişi var, belki de onlardan biriyiz evet... sırrı çözmeyi değil, kandırılmayı istiyoruz.

9 Mart 2009 Pazartesi

Doğallık üzerine

Dünün maymununun bugün adam olması çok komik. Elbette kinayeli bir şekilde söylüyorum bu adam olma hikayesini. Teknolojik gelişime, evrensel kültür mirasının oluşumuna, insanın "kendini" geliştirmesine dil uzatacak biri değilim. (in kilise we trust). Ama nereden geldiğini bilmeden ve nereye gideceğini umursamadan kendinden uzaklaşınca insanın kendini geliştirmesinin hiçbir anlamı kalmıyor.

Kendinden uzaklaşmaktan kastım, yapaylığın tembel, çekici ve de kaslı kollarına kendini bırakıp gözlerini kapamak. Doğuştan gelen bir tembellik mekanizmasının sonucu mu oluyor bu, yoksa 21. yüzyılı yaşıyor olmanın getirdiği tembellik suçunu insanın doğumunun üzerine mi atıp ayıp mı ediyoruz bilemiyorum ama bir şeylerin atlandığı kesin. Yayıldıkça gözlerimizin açıklığı azalıyor, arkaya bakmayı akıl edemiyoruz. Ve de bir şeyler istenmese de atlanıyor, günlerle beraber atlananlar birikiyor.

Kıyametin bu yüzden kopacağına inanıyorum ben. Bir "kendinizden fazla uzaklaştınız, şöyle beri gelin bakalım" çağrısı.

Şimdi durup dururken böyle şeyler nereden aklıma geldi? Aslında değişik, biraz alakasız bir yerlerden.

Atatürk'ün de zamanında araştırma yaptığı (ve hatta Meksika'ya adam bile gönderttiği), Türk-Maya-Mu olası bağlantısı ile ilgili bir şeyler okumaya başladım. Mayalılar'ı araştırırken de garip bir sosyal faaliyetleri olduğunu gördüm. Şimdi efendim, futbol benzeri bir etkinliği varmış bu amcaların; ve de en küçük Maya şehirleri dışında tüm bölgelerde bu etkinliğin yapıldığı sahalardan bulunuyormuş. Takımlarla oynanan bu oyunda top, belde sektirilmeye çalışılırmış. Oyunun ayrıntısı çok da fazla bilinmiyor, tek ve vurucu bir nokta dışında: oyunda yenilen takımın kaptanının kafası, sonraki oyunun topu oluyormuş!

Mide bulandırıcı, canice, psikopatça, sadistçe (ki Marquise de Sade'ın 16. dereceden dedesinin bile doğmadığı bir dönemde sadistçeden bahsetmek de komikmiş ayrıca, hmm) bir sürü -ca ekiyle biten kelime getirilebilir. Bu oyunun günümüzde de varlığını koruduğunu düşünelim. (ve de ahlak bekçilerinin bu olayın içine girdiğini de düşünmeyelim) Kim oynar? Elbette kimse oynamaz, sadistçe, manyakça çünkü. Peki Mayalılar salak mıydı? Astronomi faaliyetleri halen anlaşılamamış, belki de anlaşılmak istenmeyecek kadar gelişmiş bir toplumun salak olma olasılığından söz eden salaktır bir kere. Peki niye oynuyorlardı yahu bu oyunu o zaman?

İnançları vardı. Bir oyunu bile, canını verecek kadar inanarak oynayan bir insan, bir ulus, ne yapamaz ki? Bırakın oyunun sadistliğini bir yana; kafasının gideceğini bile bile bir takımın kaptanı olan bir insan, birçok şeyi aşmış demektir. İşte bu yüzden bu oyun tedavülden kalkalı bin yıllar oldu ve belki de bu yüzden çağrı artık çok daha yakın.
Bir Chilam Balam kitabından alıntıyla bu yazıyı bitirelim..

"Doya doya yenecek aşları,
Kana kana içilecek suları vardı.
Ama o gün, toz duman sardı her yanı,
O gün, soldu sarardı toprak,
O gün, bir bulut çöktü tepesine,
O gün, bir dağ geldi üzerine,
O gün, güçlü adamın eline geçti toprak.
O gün, tütmez oldu bacalar;
O gün, dalından koparıldı körpe yapraklar,
O gün, ölüme kapandı gözler,
O gün, üç işaret belirdi ağaçta,
O gün, üç nesil asıldı oracıkta.
İşte o gün, baş koydular savaşa
Ve dağıldılar dip bucak ormanlar arasına
İşte o gün, baş koydular savaşa

Ve dağıldılar dip bucak ormanlar arasına."

Lâedri

14 Şubat 2009 Cumartesi


Buralara bir sürü şeyler yazacaktım ama vazgeçtim, yukarıdaki bir alışveriş merkezinin posteri olan şey zaten her şeyi anlatıyorken tekrarlara hiç gerek yok.
Birileri bizimle çok fena dalga geçiyor.
Ne mutlu geçirenlere.
*yazar burada Yunus Emre'ye gönderme yapmış.