27 Aralık 2009 Pazar
Medeni denyoluk
30 Kasım 2009 Pazartesi
Sınırların reddi

23 Kasım 2009 Pazartesi
Hokkabaz
"Dikkatli bakıyor musunuz?
Sihirbazlık numarası üç bölüm ya da perdeden oluşur. Birincisi "Vaat" bölümüdür. Sihirbaz size sıradan bir şey gösterir: iskambil destesi, bir kuş ya da bir insan... Son derece gerçek, üzerinde oynanmamış, normal bir şey olduğunu görmeniz için nesneyi incelemenizi ister. İkinci perdeye "Dönemeç" denir. Sihirbaz olağan bir nesneyi alır... ve onu olağanüstü bir hale dönüştürür. Henüz alkışlamazsınız, çünkü bir şeyi yok etmek yeterli değildir; onu geri getirmeniz gerekir.
Şu anda sırrı arıyorsunuz. Ama bulamazsınız; çünkü dikkatli bakmıyorsunuz.
Siz sırrı çözmek değil, kandırılmak istiyorsunuz.
The Prestige"
Bunun üzerine kendimden bir şey eklemektense Platon'un Devlet'inde, yedinci kitapta yer alan pek meşhur mağara söylencesi diyaloğuna değinmek istiyorum, Sabahattin Eyuboğlu'nun çevirisiyle. Ama okumaya üşenenler için Bryan Magee'nin kısaca özetini geçtiği şeklini yazayım, dileyen orjinal metni de okuyabilir.
"Güneş ışığının mağaraya sızmasını engelleyecek uzunlukta bir geçitle dış dünyaya bağlanan büyük bir mağara düşünün. Sadece kollarından ve bacaklarından değil, başlarını çevirip birbirlerini, hatta kendilerini bile göremeyecek biçimde boyunlarından da bağlanmış bir dizi mahkum, arkaları mağaranın girişine dönük olarak karşılarındaki duvara bakıyor olsunlar. Bütün görebildikleri karşılarındaki duvardır; ve bütün yaşamları boyunca bu durumda olsunlar, hiçbir şey bilmesinler.
Mağarada, arkalarında parlak bir ateş yanıyor olsun. Ateşle kendileri arasında bir adam boyu bir duvar bulunsun ve bunu da bilmesinler. Bu duvarın öteki yanında başlarının üzerinde bir şeyler taşıyarak durmadan öteye beriye giden insanlar olsun. Bu nesnelerin gölgeleri, ateş sayesinde mahkumların baktıkları duvarlara düşer ve onları taşıyan insanların sesleri bu duvardan yansıyarak mahkumların kulaklarına gelir. Şimdi, diyor Platon, mahkumların bütün algılayabileceği ya da yaşantıladığı varlıklar, bu gölgeler ve yankılardır. Hal böyleyken, var olan bütün "gerçeklik" ve onunla ilgili deneyimleri üzerine olacaktır.
Eğer mahkumlardan biri zincirlerinden kurtulabilirse, yarı karanlık bu tuzakta geçirdikleri ömür yüzünden her yanı öylesine tutulmuş olacaktır ki acemi hareketlerle kafasını çevirirken bile acı duyacak, ateş gözlerini kamaştıracaktır. Kafası allak bullak olacak ve yine gölgelerin bulunduğu duvara, anladığı tek gerçekliğe dönecektir. Sürünerek mağaradan tamamen ayrılıp aydınlık gün ışığına çıkarsa, sersemleyecek ve kör olacaktır; bir şeyler görebilmesi ya da anlayabilmesi uzun zaman alacaktır. ama sonra, yukarıdaki dünyada yaşamaya bir kere alıştığında, mağaraya dönecek olursa, yine, bu kez karanlık yüzünden geçici kör olacaktır. Yaşadıklarıyla ilgili diğer mahkumlara anlattığı her şey, dillerinde yalnızca gölgeler ve yankılar bulunan bu insanlara anlaşılmaz gelecektir""
Benim söylemek istediğim şudur ki, etrafımızda çıkışı görmesine rağmen o mağaranın dibine gözünü dikmeyi isteyen çok fazla kişi var, belki de onlardan biriyiz evet... sırrı çözmeyi değil, kandırılmayı istiyoruz.
9 Mart 2009 Pazartesi
Doğallık üzerine
Dünün maymununun bugün adam olması çok komik. Elbette kinayeli bir şekilde söylüyorum bu adam olma hikayesini. Teknolojik gelişime, evrensel kültür mirasının oluşumuna, insanın "kendini" geliştirmesine dil uzatacak biri değilim. (in kilise we trust). Ama nereden geldiğini bilmeden ve nereye gideceğini umursamadan kendinden uzaklaşınca insanın kendini geliştirmesinin hiçbir anlamı kalmıyor.Bir Chilam Balam kitabından alıntıyla bu yazıyı bitirelim..
"Doya doya yenecek aşları,
Kana kana içilecek suları vardı.
Ama o gün, toz duman sardı her yanı,
O gün, soldu sarardı toprak,
O gün, bir bulut çöktü tepesine,
O gün, bir dağ geldi üzerine,
O gün, güçlü adamın eline geçti toprak.
O gün, tütmez oldu bacalar;
O gün, dalından koparıldı körpe yapraklar,
O gün, ölüme kapandı gözler,
O gün, üç işaret belirdi ağaçta,
O gün, üç nesil asıldı oracıkta.
İşte o gün, baş koydular savaşa
Ve dağıldılar dip bucak ormanlar arasına
İşte o gün, baş koydular savaşa
Ve dağıldılar dip bucak ormanlar arasına."
Lâedri
14 Şubat 2009 Cumartesi
4 Ocak 2009 Pazar
Pedofili, pirinç ve kumdan kaleler üzerine
NAMBLA sözcüsü: Atalarımız bu ülkeye yerleştiler çünkü... inançları vardı. "Özgürlük" dediğimiz bir inanç. İnançları yüzünden kimsenin yargılanamayacağı bir yerde yaşamaktı istekleri. İstediği şekilde yaşamayı seçebilecek insanların bulunduğu bir yerde yaşamak. Bizi cinsel açıdan sapmış olarak görüyorsunuz, çünkü sizden farklıyız. İnsanlar bizden korkuyor, çünkü anlamıyorlar. Ve bazen suçlamak, anlamaktan daha kolaydır.N: Biz insanız. Çoğumuz küçük çocuklara ilgi duymayı seçmedi bile. Böyle doğmuşuz biz. Ne olduğumuzu inkar edecek değiliz, ve sizler bunu anlayamıyorsanız, eh bizi uzaklaştırmaktan başka yol yok.
K: Dostum.. Çocuklarla ilişkiye giriyorsunuz...
South Park - 4. Sezon - Cartman Joins Nambla'dan
Çok mu yüklendim? Devam edelim..
Bencillik kısmına geri dönelim; her insanın tamamen kendisi için yaptığını belirtiyorum. Bunu bencilliğin gündelik dilde kullanılan şekliyle düşünenler kabul etmiyor, etmek istemiyorlar; ama onların düşünme şekli şu an için beni ilgilendirmiyor. Bakkaldan sakız çalmanın ahlaka aykırı olmasının sebebi, bu fikrin evrene genellenip elde edilen sonucun olumsuz oluşundan kaynaklanır. Her bakkaldan sakız çalınsa ne olurdu? Bakkal batardı, muhtemelen de sopayla kovalardı. Sopayla kovalanma ihtimali, sakız çalınarak elde edilecek faydadan daha mı önemsizdir? Hayır, değildir. İşte gördüğünüz gibi farkında olmadan yapılan bu hesap işllemlerinden ahlak sistemi doğar ve küçük beyinlere yerleşir.
Ahlak denilen sanal yaratının kaynağına biraz daha göz atacak olursak.. Ahlak ne kadar ararsak arayalim, "orada bir yerde" değildir. Hatta içimizde bir yerde de değildir. O hiçbir yerdedir. Feuerbach, Thomas Hobbes gibi filozoflar da 3-5 yüzyıl önce benzer düşüncler öne sürerek bağımsız bir ahlakın varlığını reddetmişler. Örneğin Feuerbach'ın materyalist ahlak anlayışında birey, yaşayışı ve ilerlemesi için diğer birey(ler)le ile ilişkiye girmek zorundadır ve bu (sosyal) ilişkiyle ahlak oluşur. Yani ahlak, toplumsal bir düzenden başka bir şey değildir.Ahlak bu kadar göreceli ve bu kadar muğlak iken haliyle sorgulama erdeminden yoksun bireyler, fena tutarsızlıklarıyla ahlak dedikleri şeyin tam karşısında durma isteği bile yaratabilir biraz düşünen bir beyinde. Şöyle diyor Ian Anderson, Thick as a Brick'te:
And the sand-castle virtues are all swept away
In the tidal destruction the moral melee.
The elastic retreat rings the close of the play
As the last wave uncovers the newfangled way.
But your new shoes are worn at the heels
And your suntan does rapidly peel
And your wise men don't know how it feels
To be thick as a brick
Yazının başında sıraladığım soruların cevaplarını özetleyerek noktayı koyalım: Ahlakın iyi olması için bir sebep yoktur, anca bu onun gereksiz veya kötü olduğu anlamına gelmez. Hatta aksine gereklidir; neticede toplum düzeninin bir sonucudur ve mevcut ahlaka toplu bir karşı çıkış olsa da, bu bizi evrim basamaklarında gerisingeri götürür. Önemli olan ahlak konusunda "kumdan kale ahlaklılarından" daha fazla şey görüp farkındalığı arttırmak ve daha tutarlı bir birey olmak adına, ahlakımızı düşünce temeline oturtmaktır.
