27 Aralık 2009 Pazar

Medeni denyoluk

Kronolojik olarak gideyim; temelinde iyilik, yani çoğunluğun işine gelme-zarar vermeme kavramına dayanan dinleri üretebilmiş, babil gibi bir uygarlık kurabilmiş, tuvaleti icat edebilmiş, gerektiğinde tüm üstün görünen özelliklerine rağmen tevazuyu ve gerçekleri tercih edip dünyanın güneş etrafında döndüğünü söyleyebilmiş, Ay Işığı Sonat'ını besteleyebilmiş, kendi boyundan yaklaşık 400 milyon kat uzaktaki uz(ay)a uçabilmiş bir canlı türünün evlatları olarak kendimizi bir şey sanmamız kısmen anlaşılabilir bir olay; kısmen bu yüzden etrafımızdaki her şeye hükmetme hakkını kendimizde bulmamız da öyle. Binlerce yıl alan 21. yüzyıl medeniyetinin inşaası insanları özünden o kadar yabancılaştırmış ki etrafımıza bakıp gelişmiş bir hayvan olduğumuzu kabul etmemiz hiç de kolay değil. Ama zeka denen nöron yumağının bu kadar şey yapıp da özünü komple reddetmesi hiç de anlaşılır bir şey değil. Hayır, hiç de sevgi pıtırcıkları değiliz, sadece gelişmiş birer hayvanız.

Bir insanın bu sonuçları herhangi bir genetik-evrim-biyoloji kitabından çıkarması gerekir. Tabi pek çok insanın bu terimlerin anlamlarını bile bilmediğini düşünecek olursak; muhtemelen sağdan soldan duymuş olabileceği sosyal psikoloji deneylerinden de haydi haydi çıkar. Hadi onu da duymadı diyelim, ilkokulda gördüğü tarih dersinde duymuş olması lazım Asurluları filan. (duymamış olanlara not; vahşi ve zalimliğiyle ünlü bu yukarı mezopotamya ülkesi pek çok kez hiçbir neden yokken sağa sola saldırmıştır; belki ganimet, belki toprak, çok kez sırf prestij ve düşmanlarının gözünü korkutmak için) Hadi tarihi de geçtim, günümüzde de devam eden savaşları, veya 2. dünya savaşını falan da duymamış olamaz bu insan. Peki bu insan neden saftirik bir hümanizm içinde kozasından yeni çıkmış gibi papatyalardan papatyaya koşup oynamaktadır?

30-40 yıl önce yapılan kimi sosyal psikoloji deneyleri de insanların sevgi pıtırcığı olmadığına dair önemli sonuçlar ortaya koydu. Derinde yatan şaşırtıcı bir gerçeği açığa vuran her şey gibi ilgi çekici olduğu için pek çok yerde karşılaşma olanağı var bunlarla zaten ama ben yine de değineyim. Stanford deneyi veya Milgram deneyi olarak bilinen deney sanırım bunların içerisinde en meşhuru. 1961'de yapılmış bu deneyde çeşitli kişilik testlerinde bir sorun göstermemiş (yani normal, senin benim gibi) kişilere içinden öğretmen veya öğrenci olarak konumunu belirleyecekleri bir kura yapılıyor. Hileli olan bu kurada her deneğe öğretmen sonucu çıkıyor. Öğrenci (ki kendisi sadece bir ses kaydı; yok yani böyle bir kişi) ile aralarında bir duvar bulunan bu deneğe, öğrencisine kimi sözcükleri telaffuz etmesini söylemesi söyleniyor; yanlış bir telaffuzda gittikçe artan dozajda elektrik verilmesi gerektiği de. 75 volttan başlayan bu elektrik olayı zamanla bir insanı rahatlıkla öldürecek düzeylere kadar çıkıyor; deneklerin %70 civarı ise kendisine söyleneni yerine getiriyor ve yanlış telaffuz edilen bir kelime için, otorite öyle söylediği için öldürücü dozlarda elektrik verebiliyor.

Bir diğer meşhur deney ise Philip Zimbardo'nun 1971'de yaptığı deney. Bu sefer hileli olmayan bir seçimle deneye katılanlar arasında gardiyan-mahkum dağılımı yapılıyor; amaç otoritenin altındakilerinin tutumlarını gözlemek. Deneye katılanlar kendilerini öyle kaptırıyorlar ki bir süre sonra şiddet, sinir krizleri, bağırış çağırış alıyor başını gidiyor. Hatta deneyi yapan Zimabardo bile öyle kaptırıyor ki deneyi gözlemeye gelip gördükleri karşısında şaşkına dönen asistanının deneyin sonlandırılması gerektiğini söylemesi üzerine hayrete düşüyor. Neyse ki deney 6. günde sona erdiriliyor. Daha sonra 2001 yılında bu deneyi konu alan Das Experiment adlı bir film yapılıyor.

2. Dünya Savaşı da insan içgüdüsünü anlama adına bir sosyal psikoloji deneyiymişçesine okunabilir bir anlamda. Final Solution denen Yahudilerin katledilmesi olayında önemli bir rolü bulunan Adolf Eichmann bu açıdan incelenesi bir örnek. Yaklaşık 6 milyon Yahudi'nin (2 milyonu gaz odalarında olmak üzere) öldürülmesinde imzası bulunan Eichmann'ın (Gestapo başı) yargılanırkenki tutumu oldukça şaşırtıcı bulunmuş; zira yaptıklarından hiç gocunmayan, sadece kendisine söyleneni yaptığını söyleyen, bu anlamda başarılı bile denebilecek bir devlet memuru. Evet Zimbardo'nun deneyindeki gardiyanlar gibi, ya da Milgram'ın deneyindeki öğretmenler. Hannah Arendt'in kendisi hakkında yazdıkları da pek manidar: "fazlasıyla normal, ortalama, hatta basmakalıptı: sıradan bir devlet memuruydu. dünyanın en sıradışı cinayetlerinden sorumlu bu adam, bunları olabilecek en sıradan güdülerle, iyi bir vatandaş olma isteği, terfi etme gayreti, görev duygusu ve nezih toplum inancıyla işlemişti."

Buna benzer örnekler günlük hayatta da karşımıza çıkıp duruyor; tabi bu kadar belirgin olmasa da. Geçmişten bir örnek vereyim; lisedeyken kekeme ve mülayim mizaçlı bir arkadaş vardı bizim sınıfta. Ara sıra masa tenisi oynamaya giderdi, 2 masa olduğundan 2'li takımlar şeklinde maç yapılıyordu genelde. Ve bu arkadaş kimin takımındaysa (kendisi pek başarılı bir masa tenisi oyuncusu da sayılmaz) takım arkadaşı tarafından hakarete varan sözler işitiyordu. Ama aynı hakaretçi kişinin yanına en az kekeme arkadaş kadar kötü oynayan başka biri geldiğinde aynı kişinin ağzından aynı sözler çıkmıyordu. Buradan, hakaretçi kişinin (ki bu tabii ki tek bir kişi değil, kim denk gelirse) bu zayıf kişi karşısındaki sert şekilde eleştirme-aşağılama tutumlarını, kendisini zayıfın karşısında bir otorite figürü olarak gördüğü yorumunu çıkarabiliriz; aynı zamanda tıpkı bir otorite gibi kendisini eleştirmeye pek yanaşmayışı da bu yorumu destekler. Şimdi bu, zamanında masa tenisi oynayıp ders arasında muhabbet ettiğimiz adamı Milgram deneyine koysak 450 voltu dayamaz mı? Ya da gardiyan yapsak bunu, mahkumlara coplarla kafa göz girişmez mi?

Suç ve Ceza'yı yazmış, Ay Işığı Sonatı'nı bestelemiş olabiliriz ama varoluşumuzun sebebi olan, kendini sürekliliğe programlamış genler bizi ele veriyor. "Nedir yani, adi şerefsiz dalaksız ciğersiz mahluklarız ee yani" denebilir, denmesin, kalbimi kırmayın. Medeniyet zeka denen nöron yumaklarının sayesinde kuruldu; onu ancak bu yumağın denyoca kullanımı geri götürebilir. Yapmayalım bunu, ayıp.

30 Kasım 2009 Pazartesi

Sınırların reddi


"Doğa bizi özgür ve bağımsız yaratmış, bizse tutup kendimizi olmadık çemberler içine hapsediyoruz".
- Montaigne

Bilmeyenler için kısa bir hatırlatma: biz insanız, tek bir atadan gelmişiz. Bu kısa aradan sonra derdimize devam ediyoruz sevgili izleyenler.

Hayır, aptallara hizmet verdiğini gözlere sokarcasına emeklemeyi öğrendiğimizden beri bildiğimiz şeyleri hatırlatarak görevini yaptığını sanan programcılara gönderme yapmıyorum. Bundan habersiz o kadar çok kişi tanıyorum ki, bu hatırlatmaya gerçekten ihtiyacı olmayanları yanıma alsam büyük olasılıkla yalnız kalırdım her zamanki gibi.

Nerede doğduğunu, doğduğu yerden kaç "ırk" geçtiğini, o ırkların kökenlerini, geldiği yerleri bilmeksizin ilkokulda öğretilen sözde milliyetçilik bilgisiyle kendini belli sınırlara (ülke sınırları) kapaması buyurulan insanın bu sınırların "sınır" olduğu bilincine varamadan sınırlar dahiline kıstırılmayı mutluluk sayarak bunu savunabilmesi bana komik geliyor. Bunun altında yatan etken bana kalırsa ev duygusu, yani bir yere, bir millete ait olma duygusu. Ama bu yerin dünyanın kendisi olması gerekirken ufacık bir coğrafi bölge olması bana komik geliyor işte.

Ben Balıkesir'de doğdum, Türk'üm, ama soyum konusunda birkaç yüzyıldan daha öncesi konusunda hiçbir fikrim yok ve en uzaktaki atamın da Türk olduğunu hiç sanmıyorum. Hal böyleyken, benim yanlışıyla doğrusuyla Türklüğü 3 maymun duyarsızlığıyla savunmam benim pek de düşünebilen bir hayvan olmadığımı gösterir. Ama bazıları bunu anlamıyor, Türklük kavramını "yüceltmeyici" söylemlerin öznesinde hep bir tarihsel düşmanlık aranıyor; çevresini bırakın bizzat kendi tarihini umursamayarak. Ama bu kişileri yeterince haksız bulmuyorum, çünkü kişi olarak kendisinin tarihini umursamamak olarak eğitilmişler.

Bugün, eskilerde yaşanmış bir olayın görüntülerini veren televizyonda "her ülke teröristtir" yazılı bir afiş görünce bunlar aklıma geldi, neden doğru olmasın ki? Ama ne demişler, "dinime küfreden müslüman olsa.." O pankartı açan insan acaba hangi amaçla açıyor? Öldürülen Ermeni yazarın katilinin Türkiye olduğunu düşündüğü için mi, kendisinin aslen bir Ermeni olduğundan ötürü bir günah keçisi aradığından mı? Niye orada yürüyor, yoksa tamamen "arı bir Türk" olarak (heh) Avruğa Birliği'nin olası tepkilerini azaltma amaçlı bir sahiplenme yürüyüşü mü bu? O yazarın ismi Hrant Dink değil de Ali Veli olsa yine yürür müydü? (nitekim Ali Veli değil de Ahmet Taner Kışlalı olmuştu o isim.. ve ben yürüyen kimsecikleri hatırlamıyorum) O yazarın ismi Ali Veli olsaydı Deniz Baykal "Allah rahmet eylesin, ülke değerli bir kalemini yitirdi" demesi gerekirken "provokasyonlara gelmeyeceğiz" diyebilir miydi?

Dünya insanına, aslında sahip olmadan dayattırılan bu sınırlar insanları bazen o kadar komik duruma düşürüyor ki yapmacıklığın bu kadar bariz olmasını bazen nedenini sorgulamaksızın sadece komplo olarak görebiliyorum. Atina gibi bir yerde yaşıyor olmasına karşın bir insan, Sokrates, soranlara "dünya vatandaşıyım" diyebiliyorsa, acaba biz nereliyiz?

23 Kasım 2009 Pazartesi

Hokkabaz

"Dikkatli bakıyor musunuz?

Sihirbazlık numarası üç bölüm ya da perdeden oluşur. Birincisi "Vaat" bölümüdür. Sihirbaz size sıradan bir şey gösterir: iskambil destesi, bir kuş ya da bir insan... Son derece gerçek, üzerinde oynanmamış, normal bir şey olduğunu görmeniz için nesneyi incelemenizi ister. İkinci perdeye "Dönemeç" denir. Sihirbaz olağan bir nesneyi alır... ve onu olağanüstü bir hale dönüştürür. Henüz alkışlamazsınız, çünkü bir şeyi yok etmek yeterli değildir; onu geri getirmeniz gerekir.

Şu anda sırrı arıyorsunuz. Ama bulamazsınız; çünkü dikkatli bakmıyorsunuz.

Siz sırrı çözmek değil, kandırılmak istiyorsunuz.

The Prestige"

Bunun üzerine kendimden bir şey eklemektense Platon'un Devlet'inde, yedinci kitapta yer alan pek meşhur mağara söylencesi diyaloğuna değinmek istiyorum, Sabahattin Eyuboğlu'nun çevirisiyle. Ama okumaya üşenenler için Bryan Magee'nin kısaca özetini geçtiği şeklini yazayım, dileyen orjinal metni de okuyabilir.

"Güneş ışığının mağaraya sızmasını engelleyecek uzunlukta bir geçitle dış dünyaya bağlanan büyük bir mağara düşünün. Sadece kollarından ve bacaklarından değil, başlarını çevirip birbirlerini, hatta kendilerini bile göremeyecek biçimde boyunlarından da bağlanmış bir dizi mahkum, arkaları mağaranın girişine dönük olarak karşılarındaki duvara bakıyor olsunlar. Bütün görebildikleri karşılarındaki duvardır; ve bütün yaşamları boyunca bu durumda olsunlar, hiçbir şey bilmesinler.

Mağarada, arkalarında parlak bir ateş yanıyor olsun. Ateşle kendileri arasında bir adam boyu bir duvar bulunsun ve bunu da bilmesinler. Bu duvarın öteki yanında başlarının üzerinde bir şeyler taşıyarak durmadan öteye beriye giden insanlar olsun. Bu nesnelerin gölgeleri, ateş sayesinde mahkumların baktıkları duvarlara düşer ve onları taşıyan insanların sesleri bu duvardan yansıyarak mahkumların kulaklarına gelir. Şimdi, diyor Platon, mahkumların bütün algılayabileceği ya da yaşantıladığı varlıklar, bu gölgeler ve yankılardır. Hal böyleyken, var olan bütün "gerçeklik" ve onunla ilgili deneyimleri üzerine olacaktır.

Eğer mahkumlardan biri zincirlerinden kurtulabilirse, yarı karanlık bu tuzakta geçirdikleri ömür yüzünden her yanı öylesine tutulmuş olacaktır ki acemi hareketlerle kafasını çevirirken bile acı duyacak, ateş gözlerini kamaştıracaktır. Kafası allak bullak olacak ve yine gölgelerin bulunduğu duvara, anladığı tek gerçekliğe dönecektir. Sürünerek mağaradan tamamen ayrılıp aydınlık gün ışığına çıkarsa, sersemleyecek ve kör olacaktır; bir şeyler görebilmesi ya da anlayabilmesi uzun zaman alacaktır. ama sonra, yukarıdaki dünyada yaşamaya bir kere alıştığında, mağaraya dönecek olursa, yine, bu kez karanlık yüzünden geçici kör olacaktır. Yaşadıklarıyla ilgili diğer mahkumlara anlattığı her şey, dillerinde yalnızca gölgeler ve yankılar bulunan bu insanlara anlaşılmaz gelecektir""

Benim söylemek istediğim şudur ki, etrafımızda çıkışı görmesine rağmen o mağaranın dibine gözünü dikmeyi isteyen çok fazla kişi var, belki de onlardan biriyiz evet... sırrı çözmeyi değil, kandırılmayı istiyoruz.

9 Mart 2009 Pazartesi

Doğallık üzerine

Dünün maymununun bugün adam olması çok komik. Elbette kinayeli bir şekilde söylüyorum bu adam olma hikayesini. Teknolojik gelişime, evrensel kültür mirasının oluşumuna, insanın "kendini" geliştirmesine dil uzatacak biri değilim. (in kilise we trust). Ama nereden geldiğini bilmeden ve nereye gideceğini umursamadan kendinden uzaklaşınca insanın kendini geliştirmesinin hiçbir anlamı kalmıyor.

Kendinden uzaklaşmaktan kastım, yapaylığın tembel, çekici ve de kaslı kollarına kendini bırakıp gözlerini kapamak. Doğuştan gelen bir tembellik mekanizmasının sonucu mu oluyor bu, yoksa 21. yüzyılı yaşıyor olmanın getirdiği tembellik suçunu insanın doğumunun üzerine mi atıp ayıp mı ediyoruz bilemiyorum ama bir şeylerin atlandığı kesin. Yayıldıkça gözlerimizin açıklığı azalıyor, arkaya bakmayı akıl edemiyoruz. Ve de bir şeyler istenmese de atlanıyor, günlerle beraber atlananlar birikiyor.

Kıyametin bu yüzden kopacağına inanıyorum ben. Bir "kendinizden fazla uzaklaştınız, şöyle beri gelin bakalım" çağrısı.

Şimdi durup dururken böyle şeyler nereden aklıma geldi? Aslında değişik, biraz alakasız bir yerlerden.

Atatürk'ün de zamanında araştırma yaptığı (ve hatta Meksika'ya adam bile gönderttiği), Türk-Maya-Mu olası bağlantısı ile ilgili bir şeyler okumaya başladım. Mayalılar'ı araştırırken de garip bir sosyal faaliyetleri olduğunu gördüm. Şimdi efendim, futbol benzeri bir etkinliği varmış bu amcaların; ve de en küçük Maya şehirleri dışında tüm bölgelerde bu etkinliğin yapıldığı sahalardan bulunuyormuş. Takımlarla oynanan bu oyunda top, belde sektirilmeye çalışılırmış. Oyunun ayrıntısı çok da fazla bilinmiyor, tek ve vurucu bir nokta dışında: oyunda yenilen takımın kaptanının kafası, sonraki oyunun topu oluyormuş!

Mide bulandırıcı, canice, psikopatça, sadistçe (ki Marquise de Sade'ın 16. dereceden dedesinin bile doğmadığı bir dönemde sadistçeden bahsetmek de komikmiş ayrıca, hmm) bir sürü -ca ekiyle biten kelime getirilebilir. Bu oyunun günümüzde de varlığını koruduğunu düşünelim. (ve de ahlak bekçilerinin bu olayın içine girdiğini de düşünmeyelim) Kim oynar? Elbette kimse oynamaz, sadistçe, manyakça çünkü. Peki Mayalılar salak mıydı? Astronomi faaliyetleri halen anlaşılamamış, belki de anlaşılmak istenmeyecek kadar gelişmiş bir toplumun salak olma olasılığından söz eden salaktır bir kere. Peki niye oynuyorlardı yahu bu oyunu o zaman?

İnançları vardı. Bir oyunu bile, canını verecek kadar inanarak oynayan bir insan, bir ulus, ne yapamaz ki? Bırakın oyunun sadistliğini bir yana; kafasının gideceğini bile bile bir takımın kaptanı olan bir insan, birçok şeyi aşmış demektir. İşte bu yüzden bu oyun tedavülden kalkalı bin yıllar oldu ve belki de bu yüzden çağrı artık çok daha yakın.
Bir Chilam Balam kitabından alıntıyla bu yazıyı bitirelim..

"Doya doya yenecek aşları,
Kana kana içilecek suları vardı.
Ama o gün, toz duman sardı her yanı,
O gün, soldu sarardı toprak,
O gün, bir bulut çöktü tepesine,
O gün, bir dağ geldi üzerine,
O gün, güçlü adamın eline geçti toprak.
O gün, tütmez oldu bacalar;
O gün, dalından koparıldı körpe yapraklar,
O gün, ölüme kapandı gözler,
O gün, üç işaret belirdi ağaçta,
O gün, üç nesil asıldı oracıkta.
İşte o gün, baş koydular savaşa
Ve dağıldılar dip bucak ormanlar arasına
İşte o gün, baş koydular savaşa

Ve dağıldılar dip bucak ormanlar arasına."

Lâedri

14 Şubat 2009 Cumartesi


Buralara bir sürü şeyler yazacaktım ama vazgeçtim, yukarıdaki bir alışveriş merkezinin posteri olan şey zaten her şeyi anlatıyorken tekrarlara hiç gerek yok.
Birileri bizimle çok fena dalga geçiyor.
Ne mutlu geçirenlere.
*yazar burada Yunus Emre'ye gönderme yapmış.

4 Ocak 2009 Pazar

Pedofili, pirinç ve kumdan kaleler üzerine

NAMBLA sözcüsü: Atalarımız bu ülkeye yerleştiler çünkü... inançları vardı. "Özgürlük" dediğimiz bir inanç. İnançları yüzünden kimsenin yargılanamayacağı bir yerde yaşamaktı istekleri. İstediği şekilde yaşamayı seçebilecek insanların bulunduğu bir yerde yaşamak. Bizi cinsel açıdan sapmış olarak görüyorsunuz, çünkü sizden farklıyız. İnsanlar bizden korkuyor, çünkü anlamıyorlar. Ve bazen suçlamak, anlamaktan daha kolaydır.

Kyle: Dostum.. Çocuklarla ilişkiye giriyorsunuz..
N: Biz insanız. Çoğumuz küçük çocuklara ilgi duymayı seçmedi bile. Böyle doğmuşuz biz. Ne olduğumuzu inkar edecek değiliz, ve sizler bunu anlayamıyorsanız, eh bizi uzaklaştırmaktan başka yol yok.
K: Dostum.. Çocuklarla ilişkiye giriyorsunuz...
Stan: Evet, insanlar arası eşitlik, hoşgörü, bu tarz gay ıvır zıvırlara biz de inanırız, ama dostum s.ktir git."

South Park - 4. Sezon - Cartman Joins Nambla'dan

Politik değil de toplumsal olan faşizmin çeşitli türleri var: toplum düzenine uymadığı için tıp yargıçları tarafından tecrit hükmü verilen psikiyatrik faşizm; konuşma yasağı değil de söyleme mecburiyeti şeklinde beliren düşünsel faşizm; mahalle baskısı, çevrenin isteklerine uyma zorunluluğu, farkında olmadan robotlaştırılan insan projeleri şeklinde karşımıza çıkan süper ego faşizmi... Toplumu dikkatle incelerseniz bu liste daha uzar; ancak incelemelerin sonucunda çıkan çarpıklıkların büyük çoğunluğu yukarıda örneklediklerimden sonuncusuna girer. Bu yazıda bundan bahsedeceğim ve tıpkı Atina'yı uyuşuk bir at, kendisini de at sineği olarak tanımlayan Sokrates gibi kimi atlaşmaların üzerine gidip sineklik yapmaya çalışacağım. Bu pek süslü tanımlamalarla nitelendirdiğim ve ileride açıklamaya çalışacağım sonuncu kategorinin herkesçe bilinen (ve aslında çoğunlukla ne olduğu bilinmeyen) bir adı var: ahlak.

Etik (ahlak felsefesi) hakkında Wikipedia'da yazılanları okurken, dedemin eskiden bu konuyla ilgili söylemiş olduğu bazı şeyler geldi:

"Ahlak.. hmm.. ahlak, aslında iyidir. Yabancıların düşüncelerini inceleyince işler karışabiliyor, onların aile içi davranışları bizden çok farklı, mesala aile içinde rahatlıkla bağırıp çağırabiliyorlar. O yüzden fazla karıştırmadan düşünmek lazım.. iyidir aslında ahlak."

Yaşlı insanların sahip olduğu en önemli şeyin yargıları olmasının temelinde çok mantıklı sebepler var: sağdan soldan yayılan ve içinde olmaya mecbur hissettikleri "old and wise" imajı, kendine ayrılan sürenin dolmaya başladığının hissedilmesinden doğan bir "biliyorum, pek çok şeyi çözdüm, senden çok yaşadım" düşüncesinin altında yatan "senden daha fazla fikir üretme hakkım var" kibiri, sahiden de çok yaşamış olmaları ve pek çok düşünce üretmiş olmanın hazzını yaşama istekleri... Bu yüzden yargılar yaş ilerledikçe daha fazla kemikleşir, değiştirmek daha zor olur ama küçüklükten gelen bir sorgulama kültürü edinilmemişse, o yargılar trajedinin derin sularına itiliverir farkında olunmadan. "Niye" sorusuyla cevabı alın(a)mamış bir yargının hiçbir değeri yoktur.

Ahlak neden iyidri? İyi, neden iyidir? Ahlakın temeli nedir ve bizi ona mecbur kılan şey nedir? Ve en yıkıcı sorumuz geliyor: her dakika ahlaksal tutarsızlığın doruklarında gezinen ahlak sözcülerinin ahlak iyidir vaazlarını inandırıcı kılan en ufak bir şey var mıdır?

Açıklamasını yapacağım bu konu başlıklarını sıralayayım: ahlak diye insandan bağımsız bir şey yoktur, ahlak, toplumsal yaşayışı düzenli kılması açısından oluşturulmuş bir insan üretimidir, insanlar bencildir ve her şeyi kendileri için yaparlar, iyilik-yücelik-veya adına her ne diyorsanız- yüce şeyler insana ait olamaz, bunlar sadece sanal bir ahlakın gölgesidir ve insanları bencil varlıklar olmaktan kurtaramaz.

Çok mu yüklendim? Devam edelim..

İlk önce bencillik konusuna değinmek istiyorum. Bunu ben kullandığımız anlamda (kötü anlamda) bir sıfat olarak değil, insan varoluşunun tam da olması gerektiğini söylemek istediğim şekilde kullanıyorum. Günümüz insanı, milyonlarca yıl süren evrimsel bir sürecin sonunda, yani yaşamda kalma savaşının sonunda galip gelmiş atalarının yavrularıdır. Her tarafımız yaşama uygunluk sıfatıyla donanmış olup insan bedeninin "kusursuz" görünümü, kusursuz olmayanlar doğal seçilimin acımasız eleğiyle elenmeye mahkumdurlar.

Evrim ilerledikçe, canlıların yaşayış şekilleri de evrimleşti biyolojik gelişmelere çok da mantıklı bir şekilde paralel olarak. Birlikte yaşayarak canlı kalma şanslarının arttığını gördüler örneğin. Bu birlikte yaşam onlara bazı zorunluluklar getirdi: birbirlerine karşı sorumluluk duygusu, görev bilinci, toplumsal yaşamın çeşitli getirileri.. Artık ataları gibi yaşamaları uygun olmazdı, zira "gelişmişlerdi".

"Güç, sorumluluğu beraberinde getirir." denir Superman'de. Artık insan güçlüydü ve sorumluluklarını üstlenmek zorundaydı. Önünde duran yemeğe saldıran maymunlar gibi davranmamalıydı örneğin; önündeki eti mideye indirirse kardeşinin (paylaşmamasından dolayı) ona karşı besleyeceği kinin kendisine zarar vereceğinin hesabını yapabiliyordu artık. Bu "hesap işlemi"nden başka bir şey olmayan ve toplumsal yaşamın çok doğal bir sonucu olarak, ahlak doğdu işte.

Bencillik kısmına geri dönelim; her insanın tamamen kendisi için yaptığını belirtiyorum. Bunu bencilliğin gündelik dilde kullanılan şekliyle düşünenler kabul etmiyor, etmek istemiyorlar; ama onların düşünme şekli şu an için beni ilgilendirmiyor. Bakkaldan sakız çalmanın ahlaka aykırı olmasının sebebi, bu fikrin evrene genellenip elde edilen sonucun olumsuz oluşundan kaynaklanır. Her bakkaldan sakız çalınsa ne olurdu? Bakkal batardı, muhtemelen de sopayla kovalardı. Sopayla kovalanma ihtimali, sakız çalınarak elde edilecek faydadan daha mı önemsizdir? Hayır, değildir. İşte gördüğünüz gibi farkında olmadan yapılan bu hesap işllemlerinden ahlak sistemi doğar ve küçük beyinlere yerleşir.

Küçük beyin diyerek aslında ahlakın bizdeki en temel noktasına değiniyorum. Basit hesap işlemleriyle evrene genellenen ahlak, gücünü süper ego'dan alır. Dünyayı daha yeni tanımaya başlamış bir bebeğin küçücük beyninde, sonradan oluşturacağı yargıların temeline yerleşir ve kişinin yaşamını yönetir. Ve sorgulamadan kabul eden beyin, zaman değişse de mevcut zamana eski ahlakın uygunsuz olabileceği konusunu görmezden gelerek eskiyi kabul eder: "ahlak, iyidir aslında."

Yazının en başında örneğini verdiğim pedofil "ahlaksızlığı"da bu düşünce eksikliğinden nasibini almıştır aslında. Sırf doğuştan getirdiği bazı dürtüler toplumla uyuşmuyor diye pedofillere ahlaksız etiketini yapıştırmak, akıl hastası olduğu için bir şizofreni toplumdan uzaklaştırmaktan farksızdır; ikisine de insan varoluşuna dışardan, haksız bir müdahale söz konusudur. Ancak bu, işin varoluşsal kısmı, yoksa elbette ki bu düşünce fazlasıyla saftır, hatta zararlı olduğu da ileri sürülebilir. İnsan, günümüzde toplum içinde doğmaya mahkumdur ve bunun getirisi olarak bazı sorumluluklara da mahkum bırakılı; kimi varoluşsal problemler kişinin kendisine aittir ve toplumla uyuşmadığı için denetlenmesi ve icabına bakılması şarttır. Üstelik, pedofili olayında çocuğun rızasının olmaması, kimi şizofrenlerin ise etrafa zarar vermesi gibi "zarar" temelli bazı durumlar da var. Velhasıl, pedofili bu yüzden ahlaksız olarak kabul edilmekte, akıl hastaları bu yüzden böyle bir ahlak anlayışının acısını çekmeye mahkum bırakılmaktadır. Toplumsal düzen gereği olması gereken budur.

Ahlak denilen sanal yaratının kaynağına biraz daha göz atacak olursak.. Ahlak ne kadar ararsak arayalim, "orada bir yerde" değildir. Hatta içimizde bir yerde de değildir. O hiçbir yerdedir. Feuerbach, Thomas Hobbes gibi filozoflar da 3-5 yüzyıl önce benzer düşüncler öne sürerek bağımsız bir ahlakın varlığını reddetmişler. Örneğin Feuerbach'ın materyalist ahlak anlayışında birey, yaşayışı ve ilerlemesi için diğer birey(ler)le ile ilişkiye girmek zorundadır ve bu (sosyal) ilişkiyle ahlak oluşur. Yani ahlak, toplumsal bir düzenden başka bir şey değildir.

Ahlak üzerinden bazı örnekler vererek neden bunların sanıldığı kadar "yüce" değil, sadece çocukluktan getirdiğimiz bazı düşüncelerin yan ürünleri olduklarını anlatmak istiyorum. Önce Hobbes'un başına gelen bir olaydan bahsedeyim:

Bir gün Hobbes'u dilenciye para verirken gören bir arkadaşı yanaşıp sormuş: "bencilliğinize ne oldu sizin kuzum? hani herkes her şeyi kendisi için yapardı, nerede tutarlılığınız?" Hobbes da şu şekilde kapağı monte eder: "dilencinin varlığı bende acıma duygusu yarattı ve ona değil, acıma duyguma yardım etmek, onu yenebilmek için şu an ona para veriyorum."

Bu öyle temel bir noktadır ki iyilik sanarak yaptığımız her şey için genelleştirilebilir. Pazarda yaşlı bir teyzenin torbalarını taşıma isteğinizin "teyzeye" yardım etme amaçlı olduğunu nereden çıkardınız? Hobbes gibi biri gelse, onu kendi duygularınızı tatmin etmek istediğiniz, bu şekilde kendi kendinize "iyi" imajı vermeye çalışarak varlığınızı olumlandırmaya çabaladığınızı söylese, aksini nasıl kanıtlayabilirsiniz? Bu, sanıldığı gibi kötü bir durum değil, önceden de dediğim gibi yaşıyor oluşumuzun, evrim savaşında şu ana kadar galip geldiğimiz için sahip olduğumuz biyolojik donanımın çok doğal bir sonucudur.

Coğrafi ve kültürel özelliklere bakıldığında da ahlakın insan üretimi olduğunu rahatlıkla görebiliriz. Bu konuda Douglas Adams adlı şahane ademoğlunun "Is there an artificial god?" başlıklı bir konuşmasında yer alan örneği aktarayım. Adams, Man on Earth isimli farklı yerlerdeki kültürleri inceleyen bir kitapta yer alan Bali örneğini anlatıyor. Pirinç üretiminin çok fazla olduğu, hergün her sofrada bulunduğu, yaşam için adeta zorunlu olan bu maddenin kutsallaştırıldığı bir yer Bali. Kilise tarafından düzenlenen bayramların tarihleri, toplum arasında pirince yaklaşım tamamen bölgedeki pirinç yoğunluğuna bağlı olarak düzenlenmiş ve bu yoğunluk, onu, kültülerinin-ahlaklarının bir parçası haline getirmiş. Şayet Bali'ye gidecek olursanız, sakın pirinçsel bir müsriflikte bulunmayın. Sopayla kovalanabilirsiniz.

Ahlak bu kadar göreceli ve bu kadar muğlak iken haliyle sorgulama erdeminden yoksun bireyler, fena tutarsızlıklarıyla ahlak dedikleri şeyin tam karşısında durma isteği bile yaratabilir biraz düşünen bir beyinde. Şöyle diyor Ian Anderson, Thick as a Brick'te:

And the sand-castle virtues are all swept away
In the tidal destruction the moral melee.
The elastic retreat rings the close of the play
As the last wave uncovers the newfangled way.

But your new shoes are worn at the heels
And your suntan does rapidly peel
And your wise men don't know how it feels
To be thick as a brick

Düşünmeyen toplumun ahlaki değerlerini kumdan kalelere benzetiyor bu satırlarda Anderson. En ufak bir dalga geldiğinde yıkılan, hiçbir temeli olmayan kumdan kalelere. Yeniyi bu kadar çabuk kabul etmelerine de veriştiriyor; yeni olan her neyse bir an önce tüketip atmalarını da güneş yanığına benzetiyor: ışıl ışıl parlayan, ancak sadece kısa bir süreliğine etkili olan, temelsiz bir yanığa. Bu yüzden, diyor; düşünün eleştirin, aklınızın götürdüklerini temellere oturtun ve kumdan kalelere tapanlardan biri olmayın.

Yazının başında sıraladığım soruların cevaplarını özetleyerek noktayı koyalım: Ahlakın iyi olması için bir sebep yoktur, anca bu onun gereksiz veya kötü olduğu anlamına gelmez. Hatta aksine gereklidir; neticede toplum düzeninin bir sonucudur ve mevcut ahlaka toplu bir karşı çıkış olsa da, bu bizi evrim basamaklarında gerisingeri götürür. Önemli olan ahlak konusunda "kumdan kale ahlaklılarından" daha fazla şey görüp farkındalığı arttırmak ve daha tutarlı bir birey olmak adına, ahlakımızı düşünce temeline oturtmaktır.

İleride olur da daha da evrimleşip homo sapiens sapiens falan olursak, geriye dönüp sopayla kovalamasınlar bizi diye.