30 Kasım 2009 Pazartesi

Sınırların reddi


"Doğa bizi özgür ve bağımsız yaratmış, bizse tutup kendimizi olmadık çemberler içine hapsediyoruz".
- Montaigne

Bilmeyenler için kısa bir hatırlatma: biz insanız, tek bir atadan gelmişiz. Bu kısa aradan sonra derdimize devam ediyoruz sevgili izleyenler.

Hayır, aptallara hizmet verdiğini gözlere sokarcasına emeklemeyi öğrendiğimizden beri bildiğimiz şeyleri hatırlatarak görevini yaptığını sanan programcılara gönderme yapmıyorum. Bundan habersiz o kadar çok kişi tanıyorum ki, bu hatırlatmaya gerçekten ihtiyacı olmayanları yanıma alsam büyük olasılıkla yalnız kalırdım her zamanki gibi.

Nerede doğduğunu, doğduğu yerden kaç "ırk" geçtiğini, o ırkların kökenlerini, geldiği yerleri bilmeksizin ilkokulda öğretilen sözde milliyetçilik bilgisiyle kendini belli sınırlara (ülke sınırları) kapaması buyurulan insanın bu sınırların "sınır" olduğu bilincine varamadan sınırlar dahiline kıstırılmayı mutluluk sayarak bunu savunabilmesi bana komik geliyor. Bunun altında yatan etken bana kalırsa ev duygusu, yani bir yere, bir millete ait olma duygusu. Ama bu yerin dünyanın kendisi olması gerekirken ufacık bir coğrafi bölge olması bana komik geliyor işte.

Ben Balıkesir'de doğdum, Türk'üm, ama soyum konusunda birkaç yüzyıldan daha öncesi konusunda hiçbir fikrim yok ve en uzaktaki atamın da Türk olduğunu hiç sanmıyorum. Hal böyleyken, benim yanlışıyla doğrusuyla Türklüğü 3 maymun duyarsızlığıyla savunmam benim pek de düşünebilen bir hayvan olmadığımı gösterir. Ama bazıları bunu anlamıyor, Türklük kavramını "yüceltmeyici" söylemlerin öznesinde hep bir tarihsel düşmanlık aranıyor; çevresini bırakın bizzat kendi tarihini umursamayarak. Ama bu kişileri yeterince haksız bulmuyorum, çünkü kişi olarak kendisinin tarihini umursamamak olarak eğitilmişler.

Bugün, eskilerde yaşanmış bir olayın görüntülerini veren televizyonda "her ülke teröristtir" yazılı bir afiş görünce bunlar aklıma geldi, neden doğru olmasın ki? Ama ne demişler, "dinime küfreden müslüman olsa.." O pankartı açan insan acaba hangi amaçla açıyor? Öldürülen Ermeni yazarın katilinin Türkiye olduğunu düşündüğü için mi, kendisinin aslen bir Ermeni olduğundan ötürü bir günah keçisi aradığından mı? Niye orada yürüyor, yoksa tamamen "arı bir Türk" olarak (heh) Avruğa Birliği'nin olası tepkilerini azaltma amaçlı bir sahiplenme yürüyüşü mü bu? O yazarın ismi Hrant Dink değil de Ali Veli olsa yine yürür müydü? (nitekim Ali Veli değil de Ahmet Taner Kışlalı olmuştu o isim.. ve ben yürüyen kimsecikleri hatırlamıyorum) O yazarın ismi Ali Veli olsaydı Deniz Baykal "Allah rahmet eylesin, ülke değerli bir kalemini yitirdi" demesi gerekirken "provokasyonlara gelmeyeceğiz" diyebilir miydi?

Dünya insanına, aslında sahip olmadan dayattırılan bu sınırlar insanları bazen o kadar komik duruma düşürüyor ki yapmacıklığın bu kadar bariz olmasını bazen nedenini sorgulamaksızın sadece komplo olarak görebiliyorum. Atina gibi bir yerde yaşıyor olmasına karşın bir insan, Sokrates, soranlara "dünya vatandaşıyım" diyebiliyorsa, acaba biz nereliyiz?

23 Kasım 2009 Pazartesi

Hokkabaz

"Dikkatli bakıyor musunuz?

Sihirbazlık numarası üç bölüm ya da perdeden oluşur. Birincisi "Vaat" bölümüdür. Sihirbaz size sıradan bir şey gösterir: iskambil destesi, bir kuş ya da bir insan... Son derece gerçek, üzerinde oynanmamış, normal bir şey olduğunu görmeniz için nesneyi incelemenizi ister. İkinci perdeye "Dönemeç" denir. Sihirbaz olağan bir nesneyi alır... ve onu olağanüstü bir hale dönüştürür. Henüz alkışlamazsınız, çünkü bir şeyi yok etmek yeterli değildir; onu geri getirmeniz gerekir.

Şu anda sırrı arıyorsunuz. Ama bulamazsınız; çünkü dikkatli bakmıyorsunuz.

Siz sırrı çözmek değil, kandırılmak istiyorsunuz.

The Prestige"

Bunun üzerine kendimden bir şey eklemektense Platon'un Devlet'inde, yedinci kitapta yer alan pek meşhur mağara söylencesi diyaloğuna değinmek istiyorum, Sabahattin Eyuboğlu'nun çevirisiyle. Ama okumaya üşenenler için Bryan Magee'nin kısaca özetini geçtiği şeklini yazayım, dileyen orjinal metni de okuyabilir.

"Güneş ışığının mağaraya sızmasını engelleyecek uzunlukta bir geçitle dış dünyaya bağlanan büyük bir mağara düşünün. Sadece kollarından ve bacaklarından değil, başlarını çevirip birbirlerini, hatta kendilerini bile göremeyecek biçimde boyunlarından da bağlanmış bir dizi mahkum, arkaları mağaranın girişine dönük olarak karşılarındaki duvara bakıyor olsunlar. Bütün görebildikleri karşılarındaki duvardır; ve bütün yaşamları boyunca bu durumda olsunlar, hiçbir şey bilmesinler.

Mağarada, arkalarında parlak bir ateş yanıyor olsun. Ateşle kendileri arasında bir adam boyu bir duvar bulunsun ve bunu da bilmesinler. Bu duvarın öteki yanında başlarının üzerinde bir şeyler taşıyarak durmadan öteye beriye giden insanlar olsun. Bu nesnelerin gölgeleri, ateş sayesinde mahkumların baktıkları duvarlara düşer ve onları taşıyan insanların sesleri bu duvardan yansıyarak mahkumların kulaklarına gelir. Şimdi, diyor Platon, mahkumların bütün algılayabileceği ya da yaşantıladığı varlıklar, bu gölgeler ve yankılardır. Hal böyleyken, var olan bütün "gerçeklik" ve onunla ilgili deneyimleri üzerine olacaktır.

Eğer mahkumlardan biri zincirlerinden kurtulabilirse, yarı karanlık bu tuzakta geçirdikleri ömür yüzünden her yanı öylesine tutulmuş olacaktır ki acemi hareketlerle kafasını çevirirken bile acı duyacak, ateş gözlerini kamaştıracaktır. Kafası allak bullak olacak ve yine gölgelerin bulunduğu duvara, anladığı tek gerçekliğe dönecektir. Sürünerek mağaradan tamamen ayrılıp aydınlık gün ışığına çıkarsa, sersemleyecek ve kör olacaktır; bir şeyler görebilmesi ya da anlayabilmesi uzun zaman alacaktır. ama sonra, yukarıdaki dünyada yaşamaya bir kere alıştığında, mağaraya dönecek olursa, yine, bu kez karanlık yüzünden geçici kör olacaktır. Yaşadıklarıyla ilgili diğer mahkumlara anlattığı her şey, dillerinde yalnızca gölgeler ve yankılar bulunan bu insanlara anlaşılmaz gelecektir""

Benim söylemek istediğim şudur ki, etrafımızda çıkışı görmesine rağmen o mağaranın dibine gözünü dikmeyi isteyen çok fazla kişi var, belki de onlardan biriyiz evet... sırrı çözmeyi değil, kandırılmayı istiyoruz.