25 Ağustos 2008 Pazartesi

Ben, ben, ben, öteki

Sene 1990. 2. yaşımı henüz bitirmişim. Televizyonda Twin Peaks diye bir dizi oynuyor, David Lynch çekmiş. Bahçeden oyunu bırakıp henüz geldim, kendimi kanepeye bıraktım, dedim Twin Peaks başlamıştır şimdi. Yok ya öyle değildi. Sene 2004 müydü neydi, daha yeni haberim olmuş 14 sene önce Twin Peaks diye bir dizi çekilmiş olduğundan, o zaman izliyorum. Başrıoldaki adam (dedektif) Tibet'ten bahsediyor; komünist Çin tarafından 1950'de işgal edildiğinden, Dalay Larna'dan, oranın ne kadar ruhani bir ülke olduğundan falan. Sonraki sahnede Lucy'yi görüyorum (polis merkezindeki kızcağız), elinde Tibet diye bir kitap. Kendini sayfalardan akan spiritualizme bırakmış; 2 gün önce bir kız vahşice öldürülmüş mü, cesedi naylona sarılıp denizin kenarına mı bırakılmış, umrunda değil.

Tibet'in nasıl bir ülke olduğu hakkında o bölümden sonra kabaca bir fikir sahibi olmuştum: bu vahşi dünyanın ortasında ruhani aleme sıkıca tutanabilmiş huzur dolu insanların ülkesi. Hatta tıpkı Lucy gibi ben de o ruhaniliğe 50'li yıllarda Elvis Presley görmüş bir genç kız gibi bakardım eğer Tibet diye bir kitap bulsaydım.

Sene olmuş 2008, ben yavş yavaş görüyorum ki işler o kadar da pembe değilmiş. Bu kişisel ufak çaplı aydınlanmamda günümüzün pek değerli feylesofu-sosyoluğu Slavoj Zizek'in bir yazısı da hayli etkili oldu. Le Monde Diplomatique'in Mayıs 2008 sayısındaki Zizek'in Tibet-Çin ilişkileri hakkındaki yazısı hem öteki-ötekileştirme kavramları hem de insanların kaçış çabası açısından çok güzel noktalar içeriyor.

(bu arada "Le Monde mu okuyon len entel" diyebilcek olanlar için "yok ya internette rastladım" cevabını vermek isterim)

Çin'in yaptığı söylenen zorbalığa karşın "aa olmadı" diye iç geçiren ama bunun için de hiçbir şey yapmayan, yani umursamıyormuş gibi görünüp umursamıyormuş gibi yapan Batı'nın derdi nedir? "Batının asıl derdi otantizm" diyor Zizek:

"Batı'da bu kadar çok insanın Çin'e karşı protetolara katılmasının ana nedenlerinden biri ideolojik: Dalay Lama'nın ustaca liderliğini yaptığı Tibet Budizmi New Age hedonist ruhaniliğin (ki giderek bugünün ideolojisinin hakim biçimi haline geliyor) önemli referans noktalarından biri. Tibet'in cazibesine katılmamız, orayı hayallerimizi isnat ettiğimiz efsanevi bir yer haline getiriyor. İnsanlar otantik Tibet yaşam tarzının kaybedilmesine ağıt yakarken, gerçek Tibetlileri umursamıyor: Tibetlilerin bizim adımıza otantik biçimde ruhani olmasını istiyorlar, zira böylelikle çılgınca tüketmeyi sürdürebiliriz."

Batı'nın Tibet konusundaki derdi otantizm olabilir ama genel olarak, ki bu sadece Batı'nın bir derdi değil, insanlarda bir ötekileştirme hevesi var: ötekileştirerek kendi varlığını sağlamlaştırma veya kendi ideolojik-ahlaki-dini inanç ve düşüncelerini olumlaştırmak, ya da mevcut konumundan bir kaçış noktası yaratmak (ve böylece çılgınca tüketmeyi sürdürebilmek). Bunu daha geçenlerde yazdığım yazdığım yazının öznesi Avusturyalı "sapık baba" olayında da görüyoruz. İnsanlar o kadar iğrendiler ki bu adamdan, bilinçaltındaki bastırılmış en sert duygularını ve her türlü genel ahlaka aykırı sapıklıklarını tümüyle bertaraf edip kendilerini temize çıkardılar, pırıl pırıl insanlar oldular. Ve çok daha önemli olaylar meydana gelmekte iken insanlar bu olayı konuşmayı tercih etti. (Türkiye'de de biraz yer buldu bu olay ama yabancı basında ciddi bir biçimde tartışma konusu oldu, psikiyatrlar nörologlar filan devreye girip arkadaşın çocukluğuna indiler günlerce vs...)

Hemen hepimiz "elitizm"in çeşitli aşamalarında gezinip dayanamayıp agolarımızı patlatıveririz arada; birini eleştirirken çaktırmadan kendimizi överiz aslında haberimiz bile olmadan. Hatta o birinin bizzat kendimiz olduğu durumlar da olabilir. ("ay küçükken çok yaramazdım siseleri balkondan atar, prizlere oyuncak sokardım." Hmm, şimdi yaramaz değilsin, adam oldun yani he mi?) Ama bu iş toplumsal düzeyde gerçekleştiği zaman çaktırmadan ortaya konulan "biz" ve "öteki" kavramları toplumsal egoizmin hayli tiksindirici boyutlara ulaşabileceğini gözler önüne seriyor. Tibet de, Fritzl da, hatta Gazze'dekiler de öteki olmanın umursamazlığını yaşıyorlar.

Sonuç olarak; karizmatik bir sonuç paragrafı veya sorumu sorup kaçarım temalı bir soru cümlesi yazmadım. Böyle yani. Tespitimi yaptım, kaçayım.

11 Ağustos 2008 Pazartesi

Mutlu olmak için gerekenler listesi

1. Londra'nın merkezinde, George Dönemi'ne ait neoklasik bir ev.
2. Uçuş korkusu olan yolcular için, iniş uyarı sistemi, türbülans radarı ve CAT II Otopilot gibi sayısız elektronik aksamıyla, Farnborough'ya ya da Biggin Hill'e çekilmiş bir jet uçağı.
3. Lucca yakınlarındai Marlia'da Orsetti Villası.
4. Büyük çalışma masasıyla, şöminesiyle ve bahçe manzarasıyla bir kütüphane.
5. Lincolnshire'daki Belton Malikanesi'ninkine benzeyen bir yemek odası.
6. Bir duvar nişine yerleştirilmiş yatak.
7. Kocaman bir banyo; ortada, mermerden bir platformun üzerinde, mavi istiridye kabuklarıyla süslü, bir küvet.
8. Faizin faiziyle yaşamınıza yetecek kadar para.
9. Ile de la Cite'de, hafta sonları gideceğiniz, en seçkin Fransız mobilyalarının üretildiği XVI. Louis Dönemi'nden parçalarla döşenmiş bir çatı katı.

Kulağa çekici geliyor değil mi? "Felsefenin Tesellisi" kitabında Alain de Botton'ın ortaya koyduğu bu liste, düşünme kalıplarını kapatınca kafanın üzerinde beliren balonun içinde yazanın kulağa gelene ayak uydurduğunu gösteriyor: "bu çok süper, istiyorum bunu". Bu cümlede ince bir sorun var yalnız, mutlu olmak için gerekenleri düşünme kapılarını kapatarak düşünmek mi gerekiyor?

Alasıdır.

Bundan 2348 yıl önce doğan bir adam bu olayın ta o zamanlarda farkına varmıştı. Mutluluk üzerine o kadar düşündü ki, parayı, şanı, şöhreti tepip ıssız bir kulübede bitki yetiştererek gökyüzüne bakmaktan başka işi olmayacak kadar bu işi ciddiye aldı. Bu adam Epikuros'tu.

Yukarıdaki listeyi ikiye, sonra dörede, sonra sekize ve daha sonra 2 üzeri n'e katlayıp çöpe atan bu adam, 3 maddelik bir liste oluşturdu. Epikuros'a göre mutlu olmak için gerekenler listesi şöyleydi:

1. Dostluk
2. Özgürlük
3. Düşünmek

İlk maddeyi oluştururken şöyle diyordu Epikuros (daha önceki yazılarımda da kullanmıştım zaten): "Bir şey yiyip içmeden öncei ne yiyip içeceğinizi değil, kiminle yiyip içeceğinizi düşünün; çünkü yanında arkadaşı olmaksızın yemek yemek ancak bir aslana ya da kurda mahsustur." Varlığımızın birileri tarafından onaylanmasının bizi mutlu kılacağı konusunda Epikuros haklıydı, ve bu onaylama işlemini dosttan başkası gerçekleştiremezdi. Felsefeden uzak bir yaklaşımla "güneş kardeş, ay amca, çiçek böcük" gibi çağrışımlarla gelecek bu lisetenin içerisinde önemli bir nokta var atlanmaması gereken ki o da düşünmektir bana kalırsa. Epikuros belki kendine terapi yöntemini düşünerek gerçekleştirerek pre-hedonist olarak adlandırmak istediğim felsefesini ortaya koymuştu; ancak düşünerek insanın olabileceğinden daha kötü olabileceğini belki de hesaba katmamıştı. Zira Wachowski birader ne demiş: "ignorance is bliss". (cehalet mutluluktur)

Cehalet gerçekten de mutluluk mudur? Aldığım nefes sayısı henüz fazla olmasa da kendi kişisel tecrübelerime dayanarak tersini söyleyemem; ancak şunu diyebilirim ki bilmek, insanı daha mutlu yapmıyor. Montaigne'nin birinin de dediği gibi, "insanlar başağa benzer, boşken diktirler; doldukça eğilirler". Dolyısıyla mutluluğun kaynağı olarak düşünceyi almamak, en azından sınırlandırmak gerekiyor. Tertemiz bir kafa da olsa, her kafa en mantıklıyı düşünerek ulaşabilmek için yaratılmamıştır.

Hiç de bomboş diyemeyeceğim bir kafayla Epikuros'un yaptığını yapmaya çalışsam da şunu diyebilirim ki, kapitalist, maddiyatçı anlayışın damarlarına kazandığı bir toplumun (ki günümüzde bunların sayısı yaklaşık 7 milyar) ne bir ekmek-bir bardak su ile mutlu olabileceğine, ne de her şeyden uzaklaşıp bir bahçede kendini düşünmeye adayacak kadar cesur olduklarına inanmıyorum. Sıkıcı geliyor değil mi? Halbuki faizin faiziyle yaşamaya yetecek kadar çok parayla neoklasik bir evde şöminenin çıtır çıtır ateşinin karşısında anlatacağı şey sınırlı olan bir film izlemek daha zevkli gibi görünüyor. Ama emin olun, bunlara sahip olsaydık bile, mutluluğu arayacak bir başka hayalimiz olurdu. Çünkü biz, Epikurosçu şair Lucretius'un dediği gibi; "hasta birer adamız, hastalığın kaynağından habersiz".

Benim mutlu olmak için gerekenler listemde tek bir madde var. Çünkü elindekiyle yetinmeyi bilen insan için daha büyük bir mutluluk kaynağı olamaz.

6 Ağustos 2008 Çarşamba

Savulun- kötü adam geliyor!













Scarface'ten bir alıntı:
''Ne bakıyorsunuz?
Siz hepiniz dallamasanız.
Niye biliyor musunuz?
İstediklerinizi yapacak yürek yok sizde.
Benim gibi adamlara muhtaçsızınız.
Benim gibi adamlara muhtaçsınız, böylece parmakla gösterip, ''işte kötüadam o'' diyebiliyorsunuz.
Peki ama... bu size ne kazandırıyor?
Siz iyi misiniz?
İyi falan değilsiniz.
Sadece saklanmayı, yalan söylemeyi... iyi biliyorsunuz.
Benim öyle bir derdim yok.
Ben hep doğruyu söylerim.
Yalan söylerken bile.
Kötü adama iyi geceler dileyin bakalım!
Hadi.
Size söyleyeyim, bir daha böyle kötü bir adamı zor görürüsünüz.
Hadi. Kötü adama yol açın.
Savulun kötü adam geliyor!
İyisi mi çekilin önünden.

Tony Montana

Ve eskilerde kalan, ama hala konuşulmaya değer buluna bir konu:

''Kızını bodruma kapatıp 24 yıl tecavüz edip 7 çocuğu olan sapık hakkın...''
-''Neden bu kadar olay olduğunu anlamadım bu olayın'', dedi konuyu değiştirerek.
-Ne demek neden bu kadar olay? Sapık kızım bu adam.
-İnsanların başka işleri güçleri yok mu da onlar gibi olamamış birinden hala iğrenmeyi bıkmadılar?
-Sapık yavrum bu. Yaptığı iğrenç bir şey. Yapılır mı hiç bu.
-Neden sapık? Neden iğrenç?
-Ne demek "neden sapık"? Doğru mu yaptığı şimdi yani? Kızına tecavüz etmesi iğrenç değil mi?
-Neden iğrenç?
-Kızına tecavüz etmiş yahu daha nedeni mi olacak. İğrenç işte.
-Daha nedenini bilmeden aslında hiç de kimseyi ilgilendirmeyen olay haftalarca beynimizi meşgul edecek kadar iğrenç, öyle mi? Washington Post gayet kesin bir biçimde "İran'a yeni başkan saldıracak, 2008'de saldırı gerçekleşmeyecek" diye savaş Nostradamusluğu yapabiliyorken, İsrail'in Suriye'yle yapmaya çalıştığı Golan'dan çekilme anlaşması Ortadoğu'nun tüm dengelerini değiştirebilecekken, dünya hızla Hizbullah-Suriye-İran-vb. radikal İslam teröristleri ile "dünya polisleri" İsrail ve ABD arasındaki olası bir 3. Dünya Savaşı'na doğru hızla sürüklenir ve kutuplanırken, 92 yıl sonra bundan daha önce açıklanan deniz yükselme değerlerinin aslında 75 cm filan değil 1.5 metre kadar (ki bu geçen yüzyıldaki yükselmenin yaklaşık 8 katı) yükseleceği, yanlış tahmin yapıldığı ve küresel ısınmanın boyutunun halen tam bilinmediği bir ortamda, çocuklarımızın -tabi çocuk yapacak durumda olursak da yiyeceklerden çevreden dumandan falan kanser olup ölmezsek- yeni bir plazma tv, deri koltuk almak için değil içecek su bulmak için çalışmak zorunda kalacağı bir ortamda; hiçbirimizi ilgilendirmeyen bu adamın hiçbirimizi ilgilendirmeyen biriyle senin ahlaki değerlerine uymayan şeyler yapması iğrenç, öyle mi? Asıl iğrenç olan ne biliyor musun? Asıl iğrenç olan daha nedenini bile bilmediğiniz şeylerden iğrenebilmeniz; asıl iğrenç olan babadan oğula geçirdiğiniz ve bir kez olsun sorgulamadığınız ahlak yasalarınız. Asıl iğrenç olan düşünmeyen sizlersiniz.
-Psikoloğa falan götürelim yavrum seni neler diyorsun sen. İyice anormal olmuş bu ayol.'

Resim: Mehmet Kızılay - Moving to the Big City