Sene 1990. 2. yaşımı henüz bitirmişim. Televizyonda Twin Peaks diye bir dizi oynuyor, David Lynch çekmiş. Bahçeden oyunu bırakıp henüz geldim, kendimi kanepeye bıraktım, dedim Twin Peaks başlamıştır şimdi. Yok ya öyle değildi. Sene 2004 müydü neydi, daha yeni haberim olmuş 14 sene önce Twin Peaks diye bir dizi çekilmiş olduğundan, o zaman izliyorum. Başrıoldaki adam (dedektif) Tibet'ten bahsediyor; komünist Çin tarafından 1950'de işgal edildiğinden, Dalay Larna'dan, oranın ne kadar ruhani bir ülke olduğundan falan. Sonraki sahnede Lucy'yi görüyorum (polis merkezindeki kızcağız), elinde Tibet diye bir kitap. Kendini sayfalardan akan spiritualizme bırakmış; 2 gün önce bir kız vahşice öldürülmüş mü, cesedi naylona sarılıp denizin kenarına mı bırakılmış, umrunda değil.Tibet'in nasıl bir ülke olduğu hakkında o bölümden sonra kabaca bir fikir sahibi olmuştum: bu vahşi dünyanın ortasında ruhani aleme sıkıca tutanabilmiş huzur dolu insanların ülkesi. Hatta tıpkı Lucy gibi ben de o ruhaniliğe 50'li yıllarda Elvis Presley görmüş bir genç kız gibi bakardım eğer Tibet diye bir kitap bulsaydım.
Sene olmuş 2008, ben yavş yavaş görüyorum ki işler o kadar da pembe değilmiş. Bu kişisel ufak çaplı aydınlanmamda günümüzün pek değerli feylesofu-sosyoluğu Slavoj Zizek'in bir yazısı da hayli etkili oldu. Le Monde Diplomatique'in Mayıs 2008 sayısındaki Zizek'in Tibet-Çin ilişkileri hakkındaki yazısı hem öteki-ötekileştirme kavramları hem de insanların kaçış çabası açısından çok güzel noktalar içeriyor.
(bu arada "Le Monde mu okuyon len entel" diyebilcek olanlar için "yok ya internette rastladım" cevabını vermek isterim)
Çin'in yaptığı söylenen zorbalığa karşın "aa olmadı" diye iç geçiren ama bunun için de hiçbir şey yapmayan, yani umursamıyormuş gibi görünüp umursamıyormuş gibi yapan Batı'nın derdi nedir? "Batının asıl derdi otantizm" diyor Zizek:
"Batı'da bu kadar çok insanın Çin'e karşı protetolara katılmasının ana nedenlerinden biri ideolojik: Dalay Lama'nın ustaca liderliğini yaptığı Tibet Budizmi New Age hedonist ruhaniliğin (ki giderek bugünün ideolojisinin hakim biçimi haline geliyor) önemli referans noktalarından biri. Tibet'in cazibesine katılmamız, orayı hayallerimizi isnat ettiğimiz efsanevi bir yer haline getiriyor. İnsanlar otantik Tibet yaşam tarzının kaybedilmesine ağıt yakarken, gerçek Tibetlileri umursamıyor: Tibetlilerin bizim adımıza otantik biçimde ruhani olmasını istiyorlar, zira böylelikle çılgınca tüketmeyi sürdürebiliriz."
Batı'nın Tibet konusundaki derdi otantizm olabilir ama genel olarak, ki bu sadece Batı'nın bir derdi değil, insanlarda bir ötekileştirme hevesi var: ötekileştirerek kendi varlığını sağlamlaştırma veya kendi ideolojik-ahlaki-dini inanç ve düşüncelerini olumlaştırmak, ya da mevcut konumundan bir kaçış noktası yaratmak (ve böylece çılgınca tüketmeyi sürdürebilmek). Bunu daha geçenlerde yazdığım yazdığım yazının öznesi Avusturyalı "sapık baba" olayında da görüyoruz. İnsanlar o kadar iğrendiler ki bu adamdan, bilinçaltındaki bastırılmış en sert duygularını ve her türlü genel ahlaka aykırı sapıklıklarını tümüyle bertaraf edip kendilerini temize çıkardılar, pırıl pırıl insanlar oldular. Ve çok daha önemli olaylar meydana gelmekte iken insanlar bu olayı konuşmayı tercih etti. (Türkiye'de de biraz yer buldu bu olay ama yabancı basında ciddi bir biçimde tartışma konusu oldu, psikiyatrlar nörologlar filan devreye girip arkadaşın çocukluğuna indiler günlerce vs...)
Hemen hepimiz "elitizm"in çeşitli aşamalarında gezinip dayanamayıp agolarımızı patlatıveririz arada; birini eleştirirken çaktırmadan kendimizi överiz aslında haberimiz bile olmadan. Hatta o birinin bizzat kendimiz olduğu durumlar da olabilir. ("ay küçükken çok yaramazdım siseleri balkondan atar, prizlere oyuncak sokardım." Hmm, şimdi yaramaz değilsin, adam oldun yani he mi?) Ama bu iş toplumsal düzeyde gerçekleştiği zaman çaktırmadan ortaya konulan "biz" ve "öteki" kavramları toplumsal egoizmin hayli tiksindirici boyutlara ulaşabileceğini gözler önüne seriyor. Tibet de, Fritzl da, hatta Gazze'dekiler de öteki olmanın umursamazlığını yaşıyorlar.
Sonuç olarak; karizmatik bir sonuç paragrafı veya sorumu sorup kaçarım temalı bir soru cümlesi yazmadım. Böyle yani. Tespitimi yaptım, kaçayım.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder