15 Haziran 2008 Pazar

?

Bizler, ne yöne gideceği belli olmayan bir arabaya bağlı köpekler gibiydik.
"Bir köpek bir arabaya bağlandığı zaman, eğer arabanın peşinden gitmek isterse zaten tasması onu çekecek ve köpek arabanın peşinden gidecektir. Burada, köpeğin bu anlık hareketi rastlantısal olarak kaçınılmaz olanla örtüşecektir. Ancak köpek arabanın peşinden gitmek istemezse bile her durumda bunu yapmaya mecbur kalacaktır. İnsanlar için de durum aynıdır: İsteseler de istemeseler de kaderin kendilerine çizdiği yoldan ilerleyeceklerdir."
İlk başta kederci, ne edek kardeş alın yazımız böyleci, vermediyse Mabud neylesin Mahmutçu, Urfa'da okısford varıdı da biz mi gitmedikçi, mutaassıp bir düşüncenin örneği olarak gördüğüm Zenon'un bu paragrafının, bir başka Stoacı filozof Seneca tarafından da şöyle desteklendiğini görünce bir kez daha düşündüm:
"Tasmasından kurtulmaya çalışan bir hayvan, tasmanın boynunu daha fazla sıkmasına yol açar. Hiçbir tasma yoktur ki hayvan onunla yürümeyi kabullenmektense ondan kurtulmaya çalıştığında boynunu acıtmasın. Ancak bizi canımızdan bezdirecek kadar kötü olaylarla karşılaştığımızda yapabileceğimiz yegane şeyin acılara katlanmak ve kaçınılmaz olana boyun eğmek olduğunu bilirsek teselli bulabiliriz."
Düşünmemin sebebi Seneca'nın böyle desteklemesi değil, böyle bir desteğin Seneca tarafından gelmiş olmasıydı. Geceleri köşe başlarını kesip insanların gırtlaklarına bıçağı dayayan, senatörlerin eşlerini toplu seks yapmaya zorlayan deli Neron'un öğretmeni olma talihsizliği Seneca'nın kaderiydi belki. (deli İbrahim'ler sadece Osmanlı'da yok, Roma da çok deli görmüş geçirmiş) 2 kez istifasını sunmasına karşın istifası kabul edilmeyen Seneca'nın ölümden kaçış olmadoğını anladığı zaman tasmasını çekiştirip durmaktansa olayı kadere bağlaması belki bir çıkış yoluydu.
Yani demeleri odur ki insan kendi gerçekleriyle yüz yüze gelmekten korkmadığı sürece hayata karşı cesur olabilir. Montaigne'in birinin de dediği gibi, insan kendine apaçık olabildiği sürece nefes darlığı yaşamadan soluk alabilir verebilir. (aslında ben dedim bunu şimdi, ama kendisinin de düşüncelerinin ana fikri bundan farklı değil) Hatta 16. yüzyılda (aslında halen) gizlenmesi gereken sandıklar olarak görülen cinsellik gibi konularda söyledikleri, insanın kendine apaçık olması gerektiği konusundaki düşüncelerini sağlamlaştırıyor:
"En yüce tahtta bile üstünde oturduğumuz kendi kıçımızdır. Krallar ve filozoflar da sıçar, hatta kadınlar bile."
Kısacası insan, yaşamın her türlü gerçekliğine karşı açık görüşlü olmalıdır; ancak aşılamayacak dağlara göz dikenin kendisi yorulur, başkası değil.
Gördüğü gibi her aforizmaya hayran kalıp aslında gerçekten anlamını bile bilmemek, lüzumsuz bir insan profili ortaya çıkardığından dolayı, bu kategoriye dahil olmamak için düşündüm biraz. Hangi dağ aşılabilir, dağların aşılma kıstasları nelerdir, yoksa acaba septik takılıp nasılsa doğru bir şey yok, bir yargıda bulunmayalım, takılalım öyle işte hacı mı demek gerek? Azimle basanın taşı deldiği gibi yoksa dağlar da delinebilir mi? Sembolik bir anlamda söylüyorum bunları elbette, zira insanlık fizik biliminde birazcık adım atabildiyse (mesela kazmanın icadı gayet yeterli bir ilerleme olabilir bu iş için) dağlar pekala delinebilir.
Aşılamayacak dağ ile kastedilenin her umutsuzluğa kapıldığında kolay bir çıkış yolu olan kaderciliğin kollarına kendini teslim etmek olmadığı kesindir. Peki Seneca ve Zenon'un bahsettiği bu tasmanın menzili nedir, nereden sonrasına geçmek boğazımızı sıkmaya başlar? Sanıyorum bu sorunun yüzlerce cevabı olurdu ve hiçbiri tatmin edici olmazken hepsi söyleyenine açıklayıcı gelirdi. İşin kötü olan kısmı ise bu soruya bir türlü cevap bulamamak ve doğru olduğunu umursamadan her türlü soru işaretine kafa göz girişmek. Belki bir ömür onlara girişmekle geçecek ama soru işaretini en kırılgan kıvrımında bile en ufak bir değişiklik olmayacak..
Belki...

Hiç yorum yok: