
E: Bilmiyorum, sadece... bir mobilya aldığında, kendisine işte bu dersin. İhtiyacım olan son kanepeydi. Her ne olursa olsun, o kanepe problemini çözecektim. Hepsine sahip olacaktım. Bir stereo setim var oldukça iyi bir tane, oldukça saygın bir gardıropa sahiptim. Tam olmaya çok yaklaşmıştım. (...)
B: Yorgan nedir, biliyor musun?E: Rahatlık.
B: Bir battaniye.
E: Sadece bir battaniye.
B: Neden sen ve benim gibiler yorganın ne olduğunu bilirler? Bu gerçekten bu hayatta bu kadar önemli midir?
E: Hayır.
B: Öyleyse biz neyiz?
E: Biz, uh, bilirsin, tüketici...
B: Doğru. Bizler tüketiciyiz. Hayat boyu bir saplantıdayız. Cinayet, suç, yoksulluk... bunlar beni ilgilendirmiyor. Beni ilgilendiren şeyler ünlülerin dergileri, 500 kanallı televizyonlar. Öyleyse boş ver şu kanepeyi, ve şu yeşil kumaş desenlerini. Ben diyorum ki, haydi... evrim geçirelim. Bırak kırıntılar nereye düşmesi gerekiyorsa düşsünler. Fakat bu benim, ve yanlış olabilirim. Belki bu korkunç bir trajedi.
E: Hayır. Sadece eşya. Bir trajedi değil, ama...
B: Eee, kaybettin... modern yaşam için çok yönlü çözümler vardır.
Sahip olduğun şeyler sana sahip olmayı bıraktı. Ne istiyorsan onu yap, dostum.
Fight Club---
"Dünya benim tasarımımdır." - Schopenhauer, İsteme ve Tasarım Olarak Dünya'nın ilk cümlesi.
Maddeye ait her şeyin beynimizde biçimlendiği, dış gerçekliğin tamamen öznel bir tasarım olduğu, kısaca "kaşığın olmadiği" düşüncesi çok da yeni sayılmaz. Yanılmıyorsam ilk olarak İrlandalı piskopos Berkeley ortaya koydu bunu ve bu, cevaplanması oldukça zor bir felsefi savdır; ancak cevaplanması güç diye " çözümlenemeyen savlar" adlı tarihin tozlu rafına itilmiş değil. Örneğin edebiyat ve sinemada etkileri ciddi biçimde görülebilecek bir düşünce bu; kaşığın olup olmayacağını idrak edemeyeceğimiz gibi (Matrix), Daniel F. Galouye'nin Counterfeit World'ündeki gibi, üstün bir medeniyetin tasarladığı bir bilgisayar benzetiminde yaşıyor olup olmayacağımızı da kestiremeyiz. (bu konuda bir zamanlar yazmış olduğum yazıya da göz atabilirsiniz.)
Tasarım konusunun bana kalırsa 3 aşaması var. "Dış gerçeklik" denilen çoğunluğun gördüğüne uygun yaşamak, normalliktir. (örneğin elma denilen meyve -ki bu tatlı olur, ağaç denilen dallı bir nesnede yetişir ve rengi kırmızıdır, elmayı bu şekilde kafasında tasarlayabilen -yani duyumsayan- normaldir.) Zaten normal denilen şey, küçüklükte süper ego tarafından benliğe dayatılan, çoğunun onayıdır; sizin kırmızı olarak algıladığınız şeyin bir başkasının mavisi olmadığı ne malum? (bu da çok eski bir felsefi sorudur aslında, bildiğim kadarıyla bunun da cevabı yok) Başka bir tasarım aşaması, normal dışı, yani sorunlu tasarımdır. Kişi, çoğunluğun tasarımından başkasını tasarlar ve bu onun gerçekliği olur (mesala Napolyon olduğunu iddia edebilir.), ancak Napolyon'un öldüğünü bilen çoğunluk tarafından şizofren olarak nitelendirilmesi kaçınılmazdır. 3. ve benim ilerleyen satırlarda sorun edeceğim aşama ise "normalliğin aşırısı" diyebilirim. Bunun terim olarak bir adı yok. Ama bence, bu olayın olması gereken adı var: kapitalizm finoluğu.
Son günlerde ilgimi çeken, acayip bir yarışma programı var. İlk gördüğüm zaman "ne sürreel şey bu" cümlesi ağzımdan istemsizce çıktı: yüksek desibelle gülen bir sunucu, kan ter içinde, eli sürekli mendilinde ve kafasında, korkuların en büyüğünü yaşıyor görünen bir yarışmacı, stüdyonun tam ortasında duran eski usul bir çevirmeli telefon. Bir David Lynch filmi sahnesi gibi ortalık. Ama tüm bu toplu çıldırma seansının ortasında en dikkat çekici olan şey, üç beş kuruş kazanacağı için kendini ciddi anlamda paralayan yarışmacıydı. Eğer gerçekten bir Lynch filmi sahnesi olsaydı o ortam, daha fazla kendini paralamadan dilini çıkartıp havlamaya başlamasını bekleyebiliriz yarışmacının. Zira Lynch'in sembolik sinemasında, kendisinin temsil edebileceği tek rol, kapitalizm finoluğuydu.
Hepimizin etrafında var, yoksa bile pencereden dışarıda var... belki de aynada.
Küçüklükten beri süper egolarımızın dayattığı normallik, kabul görürlük olguları bazen o kadar baskın çıkıyor ki normal olmak için çıldırıyoruz. Moda denilen şey bu sürecin lokomotifidir, lokomotife nereye gittiğini bilmeden atlayıp sürüklenmek ise var olan bir potansiyeli kullanmamaktır, yaratılışa -Tanrısal bir yaratılıştan söz etmiyorum- ayıp etmektir. Beyinsizliktir. Ama normalliktir.
Çoğunluk onayı olan dış gerçeklikten ayrısını tasarlamanın psikiyatrik bir hastalık, çoğunluk onayıyla tasarımlanan maddesel nesnelere bağlılığın (maddiyetın) ise normallik olduğunu söylemiştim. Bu işte bir sakatlık yok mu? Bir insan varlığından bile emin olamayacağı bir şeye nasıl delicesine bağlanır ve bunu hayata ilişkin temel yargılarının en derinlerine atar? Ve tanımsal düzeyde bakıldığında esasında psikiyatrik bir rahatsızlıkla "fazla normallik" arasındaki fark bu kadar az mıdır? Başka bir açıdan bakalım; Fight Club'daki Narrator gibi, "IKEA'nın köpeği olmak" çözüm müdür? "Normalite" açlığınızı hangi tip oturma grubu karşılar?
Sen sürdüğün araba değilsin.
Sen cüzdanındakiler değilsin.
Sen üstündeki kıyafet değilsin.
Sen şarkı söyleyen, dans eden dünyanın bokusun."
- Tyler Durden
IKEA'nın köpeği olmak çözüm değildir, maddeye bağlanmak hiç çözüm değildir, zira Palahniuk amcamın da güzelce irdelediği gibi özgürlük, kaybedeceği hiçbir şey olmamaktır. Palahniuk'tan yaklaşık 150 yıl önce Schopenhauer'in biri bu konu hakkında dev gibi (boyut olarak değil, işlev olarak) bir kitap yazıp çözümüde sunmuştur: reddetmek! Converse'i istemiyorum! Quicksilver çantam olmasın. Üstüm başım Levis olmasın; neticede kıyafetlerim ben değil, ben kıyafetlerim değilim. Ve özgürlük denen şey, kaybedecek hiçbir şeyi olmamaktır, umut dahil.
Küçüklükten beri "okuyayım, çok para kazanayım, evim olsun deri koltuklar alayım, süper arabam olsun ama dizel alalım çok yakmasın" yaşama planıyla yetiştirildik, en azından benim çevremde bundan farklısı yok. (belki dizel değil de tüp isteyenler olabilir, tam emin değilim) Amaç nedir? Ölümü beklemektir. Beklerken de idare etmeye çalışmaktır. İşte bu kadar geçici, bu kadar monoton, bu kadar sıkıcı, bu kadar normal bir şey bu kapitalzm finoluğu. Bu kadar yaşamayı umursamamazlık. Aşırı normallik.
Lars von Trier'cilik yaptığım yok, insanlara ne yapmaları gerektiğini söyleyecek veya ne ucuz hesaplara sahip varlıklar olduğunu göstermeye çabalayacak kadar kibirli değilim. Bu yazdıklarım her şeyden önce kendime bir eleştiridir. Çözüm konusunda da pek çok farklı kaynağın (Hint Felsefesi, Schopenhauer, komple felsefe tarihi) dedikleri aynı kapıya çıkıyor zaten: red. Fakat esas sorun şu:
Bunu hangimiz yapabilir? Süper egonun normallik cumhuriyetine 21. yüzyılda kim baş kaldırabilir?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder